HealthTalkie

Talk About Health and Its related Topics

 

Psikoloji Ve Psikiyatri Ile Ilgili Haberler...

by sonkartal
IQ seviyesi giderek düşüyor

İsveçli araştırmacılar, düşünmeye gerek bırakmayan basit hayat tarzının yükselmesiyle birlikte insanoğlunun ortalama zekasının ve IQ seviyesi giderek düştüğünü bildirdi.

Yerel basın, ülkenin tanınmış profesörlerinden James R. Flynn'ın "İnsanlık olarak gittikçe ahmaklaşıyoruz ve zekamız geriliyor. Araştırmalara göre IQ'muz sürekli düşüyor" sözlerini gündeme taşıdı. James R. Flynn, zeka üzerine önemli çalışmalarıyla tanınıyor ve What is Intelligence? (Zeka Nedir?) isimli bir kitabı bulunuyor.

Zekası belli bir seviyenin üzerindekilerin kurduğu uluslararası organizasyon MENSA'ya üye bir başka İsveçli de Flynn'in sözlerine destek veriyor. Üniversiteden yeni mezun olan dizayn mühendisi Etienne Forsström (24) İsveç'in 'süper zekisi' olarak tanınıyor. Forsström son zamanlarda eline geçen raporların düşünme kabiliyeti noktasında azalma yaşandığını gösterdiğini belirtti.

1990'ların ortasından 2000'li yıllarının başına kadarki dönemde insanların IQ seviyelerinin 40 yıl önce yaşayanlardan 15 puan daha fazla arttığını belirten araştırmacılar, bu dönemden sonra ani bir düşüşün yaşandığını ve halen de devam ettiğini kaydediyor. Bilimadamları, dünyadaki eğitim sisteminin gelişmesiyle birlikte, insanların IQ seviyesinin arttığını, 2000'lerde zirveye ulaştığını ve o yüzden bir tıkanmanın yaşanabileceğine dikkat çekiyor.

Forsström, gerilemenin nedenlerini şu şekilde sıralıyor: "İnsanların midesi çöplüğe döndü, gereksiz gıdalar yüzünden yeterli besin alamıyorlar. Etraftaki herşey çok basitleşti. Bilgisayar ve cep telefonu gibi araçlarla sadece bir düğmeye basarak işlerimizi halleder olduk. Artık düşünmemize bile gerek kalmadı. Mesafelerin ne kadar uzaklıkta olduğunu düşünmemize gerek kalmadı, otobüslerde her durakta ne kadar mesafe kaldığını gösteren saatler ve tablolar var. Beynimize idman yaptırmıyoruz. Belki de buyüzden solakların IQ'su biraz daha yüksektir. Çünkü onlar olaylara tersten bakmak ve düşünmek zorundalar"

  • Uyku Pozisyonuna Göre Kişiliğiniz


    Uyku üzerine araştırma ve analizler yapan uzmanlara göre, 6 ortak uyku pozisyonu ile farklı kişiliklerle ilişkili..


    İşte uyurken yatış pozisyonunuzun anlamları..



    Fetus / cenin yatışı..
    Cenin şeklinde yani anne karnındaymış gibi kıvrılarak yatmak, dışa dönük ancak duygusal, hassas bir kalbe sahip olduğunuzu gösteriyor. Bu tür kişiler birisiyle ilk buluşmalarında utangaç olabilir ancak kısa sürede rahatlarlar. Araştırmalarda 1000 kişiden % 41'i bu şekilde uyuduğu belirlenmiş. Kadınların erkeklerden 2 kat daha fazla bu poziyonda uyuduğu da tespit edilen diğer bir bulgu..

    Kollar yanda dik yatış..
    Çoğu kişi kollarını her iki tarafa sarkıtıp dik şekilde uyuyamaz. Bu şekilde uyuyunlar rahat, kalabalığa alışkın, yabancılara güvenen, sosyal insanlardır.. Buna rağmen, bazen kolay aldanabilirler..



    Yaşlı duruşunda yatış..
    Her iki kolunu kıvırarak ellerini yastığın yanına veya omuz hizasına koyan kişiler doğal insanlardır. Şüpheci, kuşkucu, iyiliğe şüpheyle bakan özellikler taşıyabilirler. Düşünceleri zor veya yavaş değişir. Bir karar aldıklarında, bunu değiştirmekten hiç çok hoşlanmazlar.

    Asker yatışı..
    Kollar vücudun yanlarında rahat bırakılmış yüz yukarı şekilde, sadece baş sağa sola dönecek şekilde yatanlar, sakin, sessiz, vakur, ağzı sıkı kişilerdir. Gereksiz yere konuşanlardan, ortalığı velveleye veren insanlardan hoşlanmazlar. Kendilerini diğer kişilerden yüksek olarak konumlandırırlar.

    Yüzü koyun (serbest düşüş) yatış..
    Yüzü koyun yani bacaklarınız aralık ve düz, kollar baş hizasında yastığın üzerinde olacak şekilde, başını sağa-sola çevirerek yatanlar, topluluk, sürü halinde yaşamayı sever. Başkalarından çok kendilerini önemserler.. Bunun yanında sinirli, huzursuz ve içli, kolay incinen kişilerdir. Eleştirilmeyi veya uç durumları sevmezler.

    Deniz yıldızı yatışı..
    Yüz yukarı, kollar başın her iki yanına yastığa konulmuş açık, bacakları sağa ve sola açık biçimde yatanlar iyi arkadaş olurlar. Bu tür kişiler her zaman başkalarını dinlemeye hazırdır ve yardım istediğinizde yardımcı olurlar. Genellikle ilgi odağı olmaktan hoşlanmazlar.

    Hangi pozisyon sağlıklı?
    Sağlık açısından yüzü koyun yatmak sindirimi durdurur, deniz yıldızı ve asker pozisyonlarında horlama ile sıkça karşılaşılır, kötü uyunmasına neden olur. Midenin baskılanmadığı, kolay nefes alınan düz bir yatış gece boyunca sağlıklıdır. Rahat uyku sağlar, horlamayı azaltır. Uyuyan kişiler nasıl yattığının farkında olmadığı için, bu şekilde yattıklarında bile çok iyi yku uyumaları her zaman mümkün olmayabilir. Bu tür araştırmalarda ayrıca, çoğu insanın uyku pozisyonunu değiştirmekten hoşlanmadığını da ortaya koyuyor. Buna göre insanların sadece % 5'i her gece farklı bir pozisyonda uyuduğunu belirtiyor.
    - sonkartal, 6 years ago
  • Üniversite Öğrencilerinin depresyon haritası!



    Abant İzzet Baysal Üniversitesi (AİBÜ) öğrencileri arasında yapılan araştırmada, sınıf seviyesi yükseldikçe depresyon puanının arttığı, kız öğrencilerin, erkek öğrencilere göre daha depresif olduğu belirlendi. AİBÜ Tıp Fakültesince, merkez kampüsteki 7101 öğrenciye uygulanan anketle ruhsal bozukluklar açısından tarama yapıldı.
    Prof. Dr. Cengiz Kılıç ve Yrd. Doç. Dr. Özden Arısoy’un önderliğinde psikolog ve araştırma görevlilerinden oluşan ekibin yürüttüğü "AİBÜ Öğrencilerinde Depresyon" araştırmasının "genel ve ilk sonuçlarına" göre, sınıf seviyesi yükseldikçe depresyon puanı artıyor. İki yıllık bölümdekilerin depresyon puanı en düşük, 6 yıl ve üstü gruptaki öğrencilerin ise en yüksek olduğu belirlenen araştırmada, Pamukkale Üniversitesi ve GATA’daki çalışmalarda da benzer bulgu saptandığı, ODTÜ’de ise 1. sınıflarda depresyon puanının daha yüksek olduğu dile getirildi.
    Ayrıca AİBÜ’de kızlar, erkeklere göre "anlamlı olarak" daha depresif. Bunun, kadınlarda depresyonun erkeklerden daha fazla görüldüğü bulgusu ile uyumlu olduğu bildirildi.

    DEPRESYON PUANI MÜHENDİSLİKTE EN YÜKSEK

    Depresyon puanı, Mühendislik’te en yüksek iken, Tıp Fakültesi’nde en düşük çıktı. Eğitim ve İktisat Fakültesi öğrencilerinin bu puanları, Fen-Edebiyat Fakültesindekilerden "anlamlı olarak yüksek."
    AİBÜ öğrencilerinin ortalama depresyon puanı 10.83 olarak bulundu. Araştırmada ODTÜ, Hacettepe, Cumhuriyet ve Pamukkale üniversiteleri ile GATA’daki taramalarda ortalama 13 puan iken, ABD’deki üniversite öğrencilerinde bu rakamın 7.6 olduğu vurgulandı.
    Kızlarda depresyon puanı erkeklerden yüksek. GATA ve Kanada’daki çalışmalarda da kız öğrencilerde depresif belirtiler yüksek bulundu.
    Araştırmaya göre, "stresli yaşam olayı" sayısı, okuldaki yıl sayısına bağlı olarak artıyor. Bu sayı, yaş artıkça da artıyor.
    Depresyon gelişimi açısından en güçlü belirleyicinin özellikle "son 1 yıldaki yaşam olayları" olduğu belirlendi.

    DEPRESYON, SOSYAL DESTEK VE DİNDARLIK İLİŞKİSİ

    Araştırmada, depresyon düzeyleri ile öğrencilerin kendi bildirimine göre sosyal destek algısı ve dindarlık düzeyi ilişkisi de incelendi.
    Kız öğrencilerin ve ailesiyle beraber yaşayanların "dindarlık puanları" daha yüksek çıkarken, erkeklerin ve ailesiyle yaşamayanların sosyal desteğinin daha yüksek olduğu görüldü.
    Dindarlık puanı, Sağlık Yüksek Okulu’nda en yüksek, Tıp’ta en düşük. Bu puanın en yüksek 1. yıl öğrencilerinde, en düşük 6 yıl ve üstü okuyanlarda olduğu belirlendi.
    Sosyal destek puanı ise en düşük Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu, en yüksek Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencilerinde tespit edildi. Bu puanın, 2 yıllıklarda en yüksek, 6 yıl ve üstü okuyanlarda en düşük olduğu belirlendi.
    Analizde, "Ailesiyle yaşayanların daha dindar olmasının, geleneksel aile yapısıyla", "Aileden ayrı yaşayanların sosyal destek algısının daha yüksek olmasının, yaşam koşulları gereği sosyal alışkanlıklarının farklılaşması ve arkadaşları ile daha fazla zaman geçirmesiyle" ilgili olabileceği belirtildi.
    Analizde şöyle denildi:
    "Depresyon düzeyi, dindarlık düzeyi ile negatif yönde ilişkilidir. Literatürde bu konuda uzlaşma yoktur. Depresyon düzeyi, sosyal destek algısı ile negatif yönde ilişkilidir. Bu bulgu literatürle uyumludur. Yani sosyal destek arttıkça depresyon azalmaktadır. Sosyal desteğin ruhsal hastalıkları önleyici etkisi bilinmektedir."
    Anketlerde depresyonu olduğundan şüphelenilen öğrenciler, tam tanıya ulaşılabilmesi amacıyla AİBÜ İzzet Baysal Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğinde muayene edildi. 37’si erkek, 48’i kız toplam 85 öğrencinin 30’unda majör depresyon tespit edildi.

    -EN YAYGIN RUHSAL BOZUKLUK DEPRESYON-


    Araştırmada, üniversite çağının, yaşamın önemli bir parçasını oluşturduğu, ergenlik dönemi gibi bir yaşam krizinin hemen ardından başladığı vurgulanarak şöyle denildi:
    "Buna ek olarak farklı bir ortam ve çevresel değişiklikler de genci zorlamakta ve değişik problemlerle yüz yüze getirmektedir. Bu problemler öğrencilerin akademik, sosyal, kişisel ve ruhsal yaşantılarını önemli düzeyde etkileyebilmektedir. Ülkemizdeki saha araştırmalarında tespit edilen en yaygın ruhsal bozukluk depresyondur."
    1997’de toplumda klinik depresyonun hayat boyu tekrarlanma sıklığının yüzde 10 dolayında olduğu, üniversite öğrencilerinde de depresyonun sık rastlanan bir bozukluk olduğu vurgulandı.
    Öğrencilerdeki depresif ruh hali, dikkatini toplayamama, halsizlik, isteksizlik, uyku bozuklukları gibi belirtilerin ders başarısı için gerekli işlevi olumsuz etkilediği kaydedildi. Ders başarısının düşmesinin de depresif belirtileri arttırabileceği dile getirildi.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Google insanı aptal yapar mı?


    Günümüzün büyük bir bölümü bilgisayar başında, intternette sörf yaparken geçiyor. İnternete araştırma yapmak, yeni bilgiler öğrenmek için de giren var başka maçlarla da... Google başta olmak üzere pek çok arama motoru istediğiniz bilgiyi tabii ki doğru ya da yanlış bir tıkla ayağınıza getiriyor. Zahmetsizce anında önümüze gelen bilgi hayatımızı kolaştırıyor; ancak uzmanlara göre bazı sağlık sorunlarına da yol açabiliyor. Amerikalı gazeteci Clive Thompson’un dediği gibi bu durum ‘düşünceye büyük bir iyilik’ ama her iyiliğin de bir bedeli var. İşte bu bedeli!

    Geçtiğimiz hafta Amerika’da yayımlanan Atlantic haber dergisi işte bu iyiliğin bedelini ‘Google bizi aptal mı yapıyor.’ başlığı ile kapağına taşıdı. Nicholas Carr’ın kaleme aldığı yazıya göre google, insanları düşünce tembelliğine itiyor. Bunu kendi hayatından örnekler vererek anlatan Carr, “Uzun yazıları okurken zihnimi toparlayamıyorum. 2-3 sayfadan sonra konsantrasyonumu yitiriyorum. Beynim laf dinlemez bir şekilde ağırdan almaya başlıyor.” diyerek açıklıyor. İnternet yazarı Bruce Friedman ise “Uzunca bir makaleyi okuma yeteneğimi tamamen kaybettim, webde birçok kaynaktan aynı anda birçok kısa pasajı tarıyorum. Artık Savaş ve Barış gibi kalın kitapları okuyamıyorum.” diyerek adeta Carr’ı destekliyor. University College London’daki akademisyenlerin yaptığı bir araştırma ise internetin ‘bilme’ye olan etkisi üzerine somut bir resim sunuyor. Araştırmaya göre popüler araştırma sitelerini ziyaret edenlerin çoğu bu siteleri bir tarama aktivitesi olarak kullanıyor. Bir kaynaktan diğerine zıplıyor ve hiçbir makalenin 2-3 sayfasından fazlasını okumuyor. Bu şekilde de okumanın yeni bir şekli ortaya çıkıyor: Online okuma. Bunda kişiler sadece başlıkları, içerikleri gösteren sayfaları ve özetleri hızlı bir şekilde tarıyorlar.
    Dünyanın yeni yeni tartışmaya açtığı google ve arama motorları, bu dergide anlatıldığı gibi insanı gerçekten düşünce tembeli yapar mı? Ya da okuma, araştırma ve geliştirme alışkanlıklarını değiştirir mi? Konuyu bizim uzmanlarımızla görüştüğümüzde ortaya biraz farklı bir yaklaşım çıkıyor. Çünkü uzmanlara göre bizim ülkemizde hâlâ bilgi erişimi kısıtlı ve okuma alışkanlığı zayıf denilebilecek bir noktada. Hal böyle iken arama motorları düşünce tembelliğinden çok çalışkanlığa götürebilecek bir tablo çıkarıyor karşımıza. Google, google scholar (akademik çalışmalara erişilebiliyor) ve Wikipedia (online ansiklopedi) gibi arama motorlarıyla kütüphanelerde bile bulunamayan bilgiler bir tıkla anında karşınıza çıkıyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Kemal Sayar’a göre burada mesele google değil, onu kullanma biçimimiz. Şayet google’ı kullanmayı bilirsek aradığımız bilgiyle ilgili asıl kaynaklara ve referanslara kolaylıkla ulaşabiliriz. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Verimli’ye göre arama motorları düşünsel bazda tembelleştirmez; ama yanlış bilgiye ulaştırabilir. Onun için interneti kullanan kişilerin uyanık olması ve bilginin doğruluğunu test etmesi gerekir. Prof. Dr. Kerem Doksat ise ‘Psikiyatri profesörü olmama rağmen müracaat ettiğim başlıca iki kaynağım var. Bunlardan biri pubmed (tıbbi makalelerin yayımlandığı bir internet sitesi), diğeri ise google.’ diyerek arama motorlarının düşünce tembelliği yaptığı tezine katılmıyor.


    Sonuç olarak bizim uzmanlar arama motorlarının bilgiye ulaşma hızını ziyadesiyle artırdığı için bunun kötü sonuçlar doğuracağına pek inanmıyor. Ama yine de ‘google’dan her öğrendiğiniz bilgiye inanmayın, mutlaka daha ileri kaynaklardan tarayın’ mesajını veriyorlar.

    Google’dan çok faydalanıyorum

    Doç. Dr. Kemal Sayar (Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi): Bizim gibi zaten düşünce tembeli olan bir ülkede google ateşleyici bir misyon üstlenebilir. Biz temel metinlere bile google vesilesiyle ulaşabiliyoruz. Ben bile google’dan çok faydalanıyorum. Ülkemizde hiç bulamayacağım materyallere, kitaplara google sayesinde ulaşabiliyorum. Ayrıca bilgisayardan bile olsa üç satır bir şey okumak, hiçbir şey yapmamak ya da lüzumsuz chat odalarında seviyesiz konuşmalar yapmaktan çok daha değerlidir.

    Google'ı seviyorum

    Prof. Dr. Kerem Doksat (Psikiyatrist): Arama motorlarına girip anahtar kelimeyi yazdığında ilgili bütün verileri önüne seriyor. Ben günde iki saat okuyan, iki ayda bir makale yazan biri olmama rağmen önemli kaynaklarımdan biri google. Bir bilgiye iki aylık bir çalışma sonucunda ulaşabilecekken iki dakikada ulaşabiliyorsam bu bir fırsattır, bir avantajdır. Bilgiye ulaşmak için bize aracı olan ve bilgiye ulaşma hızımızı artıran hiçbir şeyin kötü olabileceğine inanmıyorum. Ama orada ulaştığınız kaynakların doğruluğunu da mutlaka check edin. Ben kesinlikle google'ı seviyorum.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Gebelikte Ruhi Bozukluklara Dikkat


    İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Yücel, anne adaylarında doğuma dair korkular, bebeğin sağlığıyla ilgili sürekli endişe duyma ve bebeği istememe gibi duygular yaşanabileceğini belirterek, bu duyguların ısrarlı, yoğun ve hayatı engelleyecek düzeyde olması halinde, psikiyatrik yardım aranması gerektiğini bildirdi.



    Doç. Dr. Başak Yücel, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, ruh ve beden açısından Sağlıklı bir kadında gebelik döneminin, ufak tefek sorunları olsa da genellikle önemli ve hoş bir tecrübe olarak yaşandığını söyledi. Kadınlıkla ve annelikle ilgili önemli ruhi çatışmalar yaşamayan, doyumlu, mutlu, eşinin ve Ailesinin desteği yeterli olan bir kadın için, gebeliğin olumlu pek çok duyguyu içerdiğini vurgulayan Doç. Yücel, "Bununla birlikte, anne adayları arasında olumsuz duygular ve beklentiler içinde olanların sayısı az değildir. Doğuma ilişkin korkular, bebeğin sağlığıyla ilgili sürekli endişe duyma, kısıtlanmışlık duygusu, bebeği istememe gibi duygular yaşanabilir" diye konuştu.

    Ayrıca, genel olarak kaygı düzeyinin artışı, duygusal dalgalanmalar, ağlama eğilimi, daha hassas ve etkilere açık olma gibi değişiklikler gözlenebileceğini ifade eden Doç. Dr. Başak Yücel, tüm bu sayılanların, hafif derecelerde, gelip geçici ve kısa süreli olarak bir çok gebe kadında görülebildiğini kaydetti. Doç. Yücel şöyle dedi:

    "Ancak önemli olan, bu duyguların ısrarlı, yoğun ve kadının yaşamını engelleyecek düzeyde olmasıdır. Böylesine etkili yaşandığı zaman, gebelik zor ve sancılı dönem haline dönüşecektir. Bu durumda psikiyatrik yardım arama en uygun yoldur."

    İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Yücel, hamilelik döneminde, ağır ruhi bozuklukların gelişme riskinin düşük olduğunu belirterek, buna karşılık, doğumdan sonraki bir yıl içinde ağır ruhi bozukluk geçirme riskinin arttığını bildirdi.

    PSİKİYATRİK DANIŞMAN ÖNERİSİ

    Gebe olmayan kadınlara oranla daha seyrek olmakla birlikte, gebelik sırasında manik-depresif bozukluk atağı ve şizofrenik belirtilerin alevlenmesinin görülebileceğini söyleyen Doç. Yücel, "Bu nedenle, daha önce ruhsal bir bozukluk geçirmiş olan kadınların, gebeliği planlarken veya hamile kaldıktan sonra, bir psikiyatriste danışmaları uygun olacaktır. Unutulmaması gereken bir diğer nokta, geçmişte bir ruhsal bozukluk varsa, doğum sonrası alevlenme ihtimalinin bulunmasıdır" diye konuştu.

    Doç. Yücel, gebelikte ruhi durumu olumsuz etkileyen faktörleri ise şöyle sıraladı:


    "Küçük yaşta, isteği dışında ve hazırlıksız gebe kalmış olmak, eşin olmaması, eşin duygusal desteğinin olmaması, kadınlık rolü ve sorumluluğuyla ilgili güçlükler, ciddi bir fiziki hastalığın bulunması, sürmekte olan bir ruhi bozukluğun varlığı, maddi ve sosyal desteğin yetersizliği."

    Doç. Yücel, hamilelik döneminde var olan ağır ruhi rahatsızlığın tedavi edilmemesi halinde, 'Annenin ve bebeğin yetersiz beslenmesi, doğum öncesi ve sonrası bakımı uygulayamama, kendine veya bebeğe zarar verme ve intihar' gibi olumsuzlukların ortaya çıkabileceği uyarısında bulundu.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Tembellik doğuştan mı?



    Kuzey Karolayna Üniversitesi’nden bilim adamları, fareler üzerinde yaptıkları bir araştırmada, 6 kromozom bölgesinin fiziksel eyleme yatkınlıkla büyük ölçüde ilgili olduğunu buldu.

    Aynı ekip, başka bir araştırmadaysa epistazi (bir özelliğin, aynı özelliğin farklı olarak ortaya çıkmasını sağlayan birbirinin eşgeni olmayan genlerce etkilenmesi ya da eşgeni olmayan genlerin birbirlerini etkilemesi) adı verilen kalıtımsal bir etki sayesinde farelerde fiziksel eylem düzeyini denetleyen başka 17 genetik bölgeyi belirledi. İlgili genlerin, farelerde farklı davranışlardan sorumlu olduğu ve bazı farelerin az, bazılarınınsa daha dinamik olmasını sağladığı görüldü.

    Araştırmacılar, bu sonuçların insanlar için tam olarak geçerli olmayabileceğini ancak fiziksel eyleme yatkınlığın derecesinin kalıtımsal olabileceği konusunda fikir verdiğini belirttiler. Daha önceki araştırmaların genlerdeki değişikliklerin, farelerin beyninde önemli farklılıklara neden olarak, hayvanların fiziksel etkinlik düzeylerine ışık tuttuğunu gösterdiğini söyleyen araştırmacılara göre, genlerin büyük bir bölümü, sinirler arasında iletimi hızlandıran maddelerden olan dopaminin düzenlenmesinden sorumlu.

    Konuya ilişkin makaleler Physiological Genomics ve Journal of Heredity dergilerinde yayımlandı.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Kötü anıları silen beyin mekanizması




    Almanya, Muenster ve California Üniversitesi'nden araştırmacıların tespitine göre beyinde nöropeptid S isimli bir protein, amigdalanın içesindeki küçük bir nöron grubuna etki ederek, olumsuz hatıralara verilen travmatik yanıtları silmede etkili oluyor.

    California Üniversitesi'nden farmakoloji profesörü Rainer Reinscheid'in bu konudaki görüşleri şöyle: "Heyecan verici olan şu ki; biz bu çalışmada kötü hatıralara verilen travmatik yanıtları regüle eden, bütünüyle yeni bir süreç keşfettik. Bu bulgular panik bozukluk veya posttravmatik stres bozukluğu gibi inatçı korkuların pençesindeki hastaların tedavisine yönelik alternatif ilaçların geliştirilmesine ön ayak olabilir." Çalışma Neuron'un 31. Temmuz sayısında yer alıyor.

    Yaptıkları testlerde, bilim adamları sıçanları olumsuz hatıraları tetikleyen durumlara maruz bıraktılar. Sonuç olarak, amigdala nöronlarındaki nöropeptid S reseptörleri bloke edildiğinde, kötü hatıralara verilen travmatik yanıtların daha uzun süre devam ettiği görüldü. Buna karşılık, sıçanlar bu reseptörleri aktive eden terkiplerle beslediğinde, travmatik yanıtlar daha hızlı bir şekilde ortadan kalktı.

    "Travmatik bir olayın ardından, çevresel hatırlatıcılar çoğu zaman yaşanan o kötü deneyimle ilişkilendirilir. Ve aynı ortama tekrar maruz kalmak korku hislerini, hatta panik atakları yeniden tetikleyebilmektedir." diyor Reinscheid.

    Bir başka araştırma sonucuna göre, bu tarz negatif deneyimleri unutmak "yeni öğrenme"yle mümkün olabilmektedir. Mesela zarar verici sonuçlara yol açmaksızın, ilk deneyimin meydanan geldiği ortama yeniden maruz kalmak gibi. Reinscheid hatıraları söndürme olarak adlandırılan bu sürecin gerek insanlarda gerekse sıçan gibi laboratuvar hayvanlarında meydana geldiğini belirtiyor. Bu çalışmaya kadar, bilim adamları beyinde ürkütücü hatıraların söndürülmesinde rol oynayan spesifik nöron ve moleküllerden habersizlerdi.

    Reinscheid'in ekibi tarafından gerçekleştirilen önceki çalışmada, Nöropeptid S'nin uyanıklığı ve anksiyeteyi regüle etmede rol oynadığı ortaya konmuştur. Geçtiğimiz yıl, nöropeptid S reseptörünün farklı bir genetik varyantının panik bozukluğa yatkınlığı arttırabildiğine dair bulgu saptanmıştır.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Bedeninizin verdiği mesajları anlayın



    Yaşamı içinde sosyal fobik mutlaka rahatlama egzersizlerine yer vermeli. Bedenini tanımalı, bedeninin kendisine verdiği mesajları iyi algılamalı! Meditasyon egzersizleri fayda sağlayabilir. Kişisel gelişimle ilgili son derece güzel kitaplar var, uygun bir şekilde seçerek onları okuyabilirsiniz. Bitkisel çaylar da rahatlamaya yardımcı olacaktır.



    "Kızarıyorum, heyecanlanıyorum, anlatacağım şeyi net olarak ifade edemiyorum"
    Heyecan genelde pek çok kişinin yaşadığı bir durumdur. Tezahürü herkeste farklı olur. Kimi kızarma şeklinde tepki verir; kimi ise terleme, titreme şeklinde bedensel tepkiler gösterir. Bu durumda bize gelenler düşüncelerinizi anlatamama durumundan bahsederler.


    Bu kişiler söyleyeceklerini önceden aklından geçirip prova yapar.Buda kaygıyı daha da çok arttırıyor olabilir. Bu kişiler hata yapacağına dair endişeli bir durum yaşıyor olabilirler. Endişe açığa çıkmadan önce insanın içinde huzursuz bir kıpırtının oluşmasına sebebiyet verir. Huzursuzluk kelimelerle dışarı dökülmediğinde kişinin içine döner ve farkında olmadan daha büyük bir karmaşa içine sokar.


    Bu yakınmayla gelenlere önce kişilik analizi sonrasında psikoterapi süreci içinde bazı gevşeme ve rahatlama egzersizlerini öğretmelidir. Bu kişiye fayda sağlayacaktır. Eğer bu durum o kişinin hayat kalitesini bozuyorsa ve üstüne psikiyatrik rahatsızlıklar da eklenmişse psikiyatristten de yardım almalıdır. Bir psikolog hiçbir koşulda ilaç verme yetkisine sahip değildir, ancak bir psikiyatrist ilaç verebilir. Aslında bu tarz tedavilerde en ideal yöntem aynı zamanda hem psikiyatristten hem de psikologdan yardım almaktır.


    Sosyal fobi kişiyi ketler
    Sosyal fobi hafif düzeyde yaşansa bile özellikle çok şey başarmak isteyen ve iş yaşamında gerçekten farklı şeyler yapmayı, daha yukarılara doğru çıkmayı isteyen kişileri büyük ölçüde ketleyebilir. Tek bir kişiyle iletişimi sürdürmek daha kolay iken kişiler fazlalaşınca kontrol yeteneği kaybolabilir. Hele kişi toplu mülakatlara girmek durumunda kalırsa orada birkaç kişi olduğundan endişesi artar. Kişi böyle durumlarda konuşmaktan çok düşünüp kendisini daha da fazla endişelendiriyor olabilir.

    Sosyal fobikler mesajları iyi algılamalıdır
    Kişinin sosyal fobisi üzerine gitmeye çalışması son derece takdire değerdir. Etrafınızda bulunan pek çok kişi belki de sosyal fobik olduğu halde bunu kamufle etmeye çalışıyor olabilir. Sosyal fobiklere kendinizi gözlemlemekten çok insanları da gözlemlemeni öneririz. Sosyal fobikler daha çok durumlarını kamufle etmeye çalışırlar.


    Her insanın eksik tarafları vardır, önemli olan bu eksik tarafların farkına varıp onları sistemli şekilde düzeltmeye çalışmaktır. Kişi kendini geliştirme hakkında son derece güzel kitaplar var, uygun bir şekilde seçerek onları okuyabilir. Yaşamı içinde sosyal fobik mutlaka rahatlama egzersizlerine yer vermeli... Bedenini tanımalı, bedeninin kendisine verdiği mesajları iyi algılamalı! Meditasyon egzersizleri fayda sağlayabilir. Bitkisel çaylar da (adaçayı vb.) rahatlamaya yardımcı olacaktır.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Anne karnında stres, şizofreni riskini artırıyor




    ABD’nin New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırma, anne karnındayken büyük oranda strese maruz kalan bebeklerin, ilerleyen yıllarda şizofreni gösterme olasılığının önemli ölçüde yüksek olduğunu ortaya koydu. Kudüs’teki doğum kayıtlarıyla akıl sağlığı verilerini karşılaştıran araştırma, İsrail’le Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak arasında 1967’de yaşanan 6 Gün Savaşı sırasında 2 aylık hamile olan kadınların çocuklarının, normallerin çok üzerinde şizofreniye yakalandığını ortaya koydu. Ayrıca, hamileliğinin ilk döneminde savaş stresi yaşayan kadınların normalden 4.3, erkeklerinse normalden 1.2 kat fazla olasılıkla şizofreni geliştirdiği bulundu.

    Araştırmanın yöneticisi Dolores Malaspina, bebeğin plasenta dokusunun özellikle doğal afetler ve savaş gibi durumlarda aşırı salgılanan stres hormonlarına karşı çok hassas olduğunu ve bu yüzden annedeki stresin bebeği kötü etkilediğini söylüyor. Daha önce Finlandiya’da yapılan bir araştırma da hamileliğin ilk iki ayında kocalarını kaybeden kadınların çocuklarının şizofreni hastası olma olasılığının yüksek olduğunu bulmuştu. Şizofreninin ne yazık ki bilinen bir tedavisi yok.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Otizmde Göz testiyle erken tanı



    Kanada'daki McMaster Üniversitesi'nden Mel Rutherford ve ekibinin geliştirdiği yöntem, çocukların göz hareketlerinin izlenebilmesini ve ölçülebilmesini sağladı.

    Çevresiyle görsel olarak etkileşime giren çocuğun normal geliştiği tezine dayanan araştırmacılar, otizm hastası çocuğun çevresindeki insanların gözlerine bakamadığını ve bakışları yüzlere odaklayamadığı fikrinden yola çıkarak, ailesinde otizm hastası olan ve olmayan 2 grup çocuğun göz hareketlerini inceledi.

    Geliştirilen yöntemle yapılan araştırma, otizm tanısının çocuk 9-12 aylıkken koyulabilmesini sağlayabildi.

    Çocukların bakış yönünü göz hareketlerini saptayabilen bilgisayarlı bir sistemle ölçen Rutherford, testin 10 dakikada yapılabileceğini ve ilk kez tamamen nesnel bir yöntemin uygulandığını söyledi.

    Rutherford, otizm ne kadar çabuk teşhis edilirse tedavisinin o kadar başarılı olacağını da vurguladı.

    Şimdiye dek otizme 3-4 yaştan önce güvenilir tanı koyulamıyordu.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Gün ışığı azaldıkça ruh hali de bozuluyor



    Kış depresyonu, günlerin kısalmasından ve bunla ilişkili olarak güneş ışığının da azalmasından kaynaklanıyor. Gün ışığı azaldıkça mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini taşıyan protein azalıyor ve depresyon riski artıyor.

    Mevsim geçişlerinde, özellikle de kışa girerken insanların kendilerini daha kötü, daha sıkıntılı hissettikleri bilinen bir gerçek. Ancak bilinmeyen bunun altında yatan asıl neden. Neyse ki Kanadalı bilim adamları, zaman zaman kış depresyonu olarak da bilinen ruh hali değişikliklerinin nedenlerini bizler için daha anlaşılır hale getirdi.

    “Mevsimler değişirken insan beyninin kimyası da değişiyor, bu da zaman zaman kendimizi kötü hissetmemize ve hatta depresyona sürüklenmemize neden olabiliyor.”
    Kanadalı bilimadaları, insanoğlunun mevsimlere göre değişen ruh haline ilişkin araştırmalarını kısaca böyle anlatıyor.

    Araştırmaya göre insanları depresyona sürükleyebilen, deyim yerindeyse elden ayaktan kesen kış depresyonu, günlerin kısalmasından ve bunla ilişkili olarak güneş ışığının da azalmasından kaynaklanıyor.

    Uzmanlar, gün ışığı azaldıkça beyinde ruh halini düzenleyen ve çoğu zaman mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini taşıma görevi üstlenen bir proteinin seviyesinin de azaldığını ve insanların kendilerini daha kötü hissetmeye başladıklarını söylüyor.

    Bu yüzden de insanlar enerjilerini yitiriyor, çok yemeye başlıyor ve daha fazla vakitlerini uyuyarak geçirmek istiyor. Yani kış depresyonunun altında değişen beyin kimyası yatıyor.

    Araştırmaya göre güneşli coğrafyalarda yaşayanların daha enerjik ve neşeli olmasının nedeni de gün ışığının süresine göre değişen beyindeki protein düzeyi.
    - sonkartal, 5 years ago
  • İnternet bağımlılığının adı konuldu



    CNNTÜRK'ün AA muhabirine dayanarak aktardığı habere göre, sendromun çok görüldüğü İngiltere'de yapılan bir araştırma, İngilizlerin yüzde 70'inin internete her gün bağlanmadığında mutsuz olduğunu gösterdi.

    YouGov firmasının son araştırması, İngiliz kullanıcıların yüzde 44'ünün hayal kırıklığı hissederken, yüzde 27'sinin online olamadığı zaman daha çok stresli olduğunu ortaya koydu.

    İngilizlerin yüzde 26'sı interneti yaşamlarını organize etmek için "son derece hayati" olarak nitelerken, bilgisayar kullanıcılarının yüzde 19'u ailesinden, yüzde 20'si ise sevgilisi ya da eşine ayırdığından fazla zamanı internet başında harcıyor.

    Saplantılı internet kullanımı

    İnternet ortamında "Onlinekolizm" olarak da nitelendirilen "Discomgoogolation" sendromu, yetişkinlerin yanı sıra çocuklar arasında da hızla yayılıyor. Ebeveynler, çocukları için yeni eğitim fırsatı sunduğunu düşündükleri için evlerinde internet bağlantısı olmasına sıcak bakıyorlar. Ancak çocukların, interneti sadece ev ödevleri veya araştırma için kullanmadığı, arkadaşlarıyla anlık ileti kurdukları, çevrim içi oyunlar oynayarak veya sohbet odalarında yabancılarla konuşarak saatler geçirdikleri tespit edildi.

    Microsoft uzmanları şirketin internet sitesinde, çocukların "Discomgoogolation" sendromundan korunması için şu önerilerde bulunuyor:

    "-İnternet bağımlılığın belirtilerini arayın. Çocuğunuzun internet kullanımının okuldaki performansını, sağlığını, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini etkileyip etkilemediğini kendinize sorun. Çocuklarınızın çevrim içi ortamda ne kadar zaman geçirdiğini belirleyin.

    -Çocuğunuz internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa, profesyonel bir danışmana başvurun. Saplantılı internet kullanımı, depresyon, öfke ve öz güven eksikliği gibi başka sorunların belirtisi olabilir.

    -Kendi çevrim içi alışkanlıklarınızı inceleyin. Kendi internet kullanımınız diğer etkinliklerinizle dengeli mi? Unutmayın, çocuğunuzun örnek alacağı ilk kişi sizsiniz.

    -İnternet kullanımını yasaklamayın. Çoğu çocuğun sosyal hayatının önemli bir parçasıdır. Bunun yerine, çocuklarınızın çevrim içi olarak ziyaret edebileceği sitelere ve neler yapabileceklerine yönelik internet kullanımıyla ilgili aile kuralları belirleyin ve bu kurallara uyulmasını sağlayın. Bu kurallar şunları içerebilir: her gün belirli bir süre çevrim içi olma; ödevleri bitirinceye kadar internette gezinememe veya anlık iletileri kullanamama; sohbet odalarına veya çevrim içi yetişkin içerikli sitelere girememe.

    -Bilgisayarı açıkta tutun. Bilgisayarı çocuğunuzun odasına değil, evin ortak kullanım alanlarından birine kurun.

    -Bir denge kurun. Çocuğunuzun diğer etkinliklere katılmasını destekleyin ve teşvik edin özellikle diğer çocuklarla zaman geçirmesini sağlayın. Çocuğunuzun çevrim dışında sosyalleşmesine yardımcı olun. Çocuğunuz yaşıtlarına karşı utangaç veya çekingense, onu sosyal beceriler dersi almaya teşvik edin. Çocuğunuzu bilgisayar dersleri veya hobi grupları gibi ortak ilgi alanları olan diğer çocuklarla tanışabileceği etkinliklere özendirin."
    - sonkartal, 5 years ago
  • İlyada Destanında Depresyon İzi




    Yüzyılın hastalığı olarak nitelendirilen depresyonun antik çağlardan beri insanlığının sorunu olduğu bildirildi.

    Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Psikiyatri Anabilimdalı Öğretim Üyesi Yrd. Dr. Sinan Yetkin, yaptığı açıklamada, antik çağlardan itibaren depresyon örneklerine ait kayıtlar bulunduğuna, Manisa'nın Sipil Dağı'nda yer alan Niobe'nin taş yüzü depresyon sembolize ettiğini ifade etti.

    Homeros'ın 3 bin yıl öncesinde yazdığı İlyada destanında Kral Ajax'ın aşırı hareketli durumu ile düş kırıklığı, çökkünlükleri, hızlı döngüsel geçişlerinden ve intihar etmesinden bahsedildiğini anlatan Yrd. Doç. Dr. Yetkin, şunları söyledi:

    ''Bu da olasılıkla hızlı siklus gösteren manikdepresif duruma ilk örnektir. Samuel'in kutsal kitabında Kral Saul'un öyküsünde depresif bir sendrom tanımlanmıştır. Depresyonun ona eziyet vermek için tanrı tarafından gönderilen kötü bir ruh olduğu belirtilmiştir. Tarih öncesi dönem tedavileri içinde Troyalı Helena'nın keder ve üzüntüleri azaltmak için nepenthes adlı bitkiden elde edilen bir morfin türevini antidepresan amaçlı kullandığı bildirilir. Bu belki de depresyonun kaydedilmiş en eski farmakolojik tedavisidir.''

    HİPOKRAT'A GÖRE

    Tıbbın babası olarak nitelendirilen Hipokrat'ın depresyon gibi ruhsal fenomenlerin beyinden kaynakladığını söylediğini kaydeden Yetkin, şöyle devam etti:

    ''Hipokrat'a göre, beynin balgam ve safradan etkilendiğini, balgamın etkilediği kişilerin sakin kişiler olmasına rağmen safranın etkilediği kişileri ise sakin durmadıklarını, daima şaka yaptıkları, hileye başvurduklarını tanımlamıştır. Melankolinin aşırı miktarda barsak ve dalakta biriken kara safra ile oluştuğu, toksit olan bu maddenin beyni etkilediğinden bahsetmiştir. Melankolinin uzun süreli stres yaratıcı durumlarda ortaya çıktığını söylemiştir.

    Efesli Soranus hastaların tedavisinde bugün lityum içerdiğini bildiğimiz kaynak sularını kullanmıştır. Türk ve Arap dünyasında ise İbni Sina ve İshak İbni İbram gibi hekimler bu konuda önemli gelişim göstermişlerdir.''

    DEPRESYONDAN KORUNMAK İÇİN

    Deprasyondan korunmak için genel yaşam koşullarının iyileştirilmesinin çok önemli olduğunu sözlerine ekleyen Yetkin, ''Binlerce yıllardır var olan depresyon konusunda maalesef günümüz insanının birçoğunun yeterli bilgisi yok. Kültür seviyesi arttıkça hastalığın tedavisi için tıbbi yardım alanların sayısı artıyor'' dedi.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Kişilik bozukluğunun sebebi çocukken yaşanan travmalar



    Borderline, tıp dilinde 'kişilik bozukluğu' olarak tanımlanıyor. 20'li yaşlarda gözlenen bu hastalık, en fazla çocukluk dönemi zor ve sıkıntılı geçen insanlarda ortaya çıkıyor.


    Aşırı sevgisiz ve sorunlu büyümenin kaynağı da boşanma ve alkol alan ebeveynler olarak gösteriliyor. Anne-bebek ilişkisinde, bebeğin anneyle oluşturması gereken bağlanma-ayrılma ve kendine özgü bir insan olma sürecini tamamlayamayan kişilerde görülen hastalığı değerlendiren psikolog İlknur Peder Bıyık, hastalığın genellikle aşırı ihmal edilmiş çocuklarda görüldüğünü belirtiyor.


    Terk edilme korkusu yaşarlar

    Borderline kişilik bozukluğu olanlar, aşırı terk edilme korkusu yaşar. Bunu engellemek için tehdit etme, intihar girişiminde bulunma gibi yollara başvurabilir. İnsanlara aşırı bağlıyken nefret etmeye başlar. Yani, bir borderline kişilik bozukluğu olan kişi ile herhangi bir ilişkiniz varsa, dünyanın en mükemmel insanı, eşi, doktoru ve arkadaşı iken, aşırı idealize edilmişken, aniden yerin dibine batırılma riskiyle karşı karşıyasınızdır.

    Borderline özelliklerine sahip kişilerin, çocukluk dönemlerinde fiziksel, cinsel veya duygusal olarak taciz edildiklerini aktaran psikolog İlknur Peder Bıyık, parçalanmış ailelerde çocuğa anne, teyze, anneanne, babaanne ve bakıcıların sürekli değişerek bakması ya da bu durumdaki çocukların anne-babaları tarafından duygusal açıdan ihmal edilmelerinin hastalığı tetiklediğini kaydediyor. Özellikle ayrılma önce ve sonrasında yetişkinlerin psikiyatrik sorunlar yaşadığını, annelerde kararsızlık ve depresyon, babalarda ise eve gelmeme ve sürekli kavga etmenin karakter bozukluklarını ortaya çıkardığını, sürekli alınan alkolle birlikte ailelerin saldırgan davranışlarının en başta çocuklar üzerinde arttığını belirtti.
    Psikolog Bıyık, "Duyguları sürekli değişir, insanlarla olan ilişkileri yoğun ve fırtınalıdır. Büyük ihtimalle, değer verdiği insanlara tutunmak için çılgınca bir çaba sarf ederken bir yandan da kaybetme korkusundan kaçınmak için onları önemsizleştirmeye alışır. Yalnızlık duygularını uzaklaştırmak için çevresini insanlar ile doldurur, hatta sevmediği ya da anlaşamadığı insanları bile kabul eder." dedi.

    Yıllar içinde bu durumun kendine güven duygusunu ortadan kaldırdığını, güvensizliğin kendisini seven kişilere karşı bile dışlanmış ve yalnız hissetmesine sebep olacağını anlatan Bıyık, muhtemel bir ölüm, ayrılık ya da terk edilme ihtimali karşısında kendisini tehdit altında hissedip, çevresine karşı aşırı öfke, aşağılama ya da sözlü saldırılar ile tepki vermeye başlayacağını söyledi. Borderline özellikleri olan kişiler kendini aşırı başarılı ve güvenli bulurken, bir anda çok kötü de hissedebilir.
    Borderline kişilik bozukluğu olan kişiler öfkelerini kontrol etmekte zorlanır. Baş edemedikleri bir sorun olduğunda kontrollerini tamamen kaybedebilirler. Aşırı şüpheler, korkular oluşabilir. Depresyon sıklıkla görülür ve riskleri artar. Söz konusu davranışları ergenlik yıllarında gençlerde görülen davranışlarla karıştırılmamalıdır.


    Tedavi için zorlu bir terapi gerekir

    Borderline, yani kişilik bozukluğu rahatsızlığı olanlar için uzun ve zor bir terapi gerekir. Alkol, uyuşturucu ve sigaradan uzak durulması sağlanmalıdır. İnsanları iyi ve kötü diye ayırdıkları için, herkese buna uygun rol verir, o rollere girmemek gerekir. Melek ya da şeytan olmadığınızı, hem iyi hem kötü özellikleri olan bir insan olduğunuzu ona gösterin. Hastalığı iyi anlayarak, olayları değerlendirmek gerekir. Yakınındaki kişilerinde zor ve yıpratıcı bir dönem geçireceği için profesyonel yardım almaları gerekir. Onlara sürekli dengeli sevgi ve ilgi, sağlıklı aile ortamında verilmelidir.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Stresle başetmenin 6 yolu


    Strese karşı canlının durumu, düşmanla karşılaşan ordu gibidir. Savaşı kazanamaz ya da kaçamazsa bu hastalık demektir

    Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, ''Strese karşı canlının durumu, düşmanla karşılaşan ordu gibidir. Savaşı kazanamaz ya da kaçamazsa bu hastalık demektir'' dedi.

    Prof. Dr. Çelikkol, stresle baş edebilmenin önemine dikkat çekti. Stres karşısında canlının durumunun, düşmanla karşılaşan orduya benzediğini anlattı.

    Prof. Dr. Çelikkol, "Strese karşı canlının ilk tepkisi savaşmak veya kaçmaktır. Bir ordu düşmanla karşılaşırsa savaşır, eğer gücüne güvenemezse geri çekilir veya
    kaçar. Stres karşısında canlının durumu da böyledir. Stresten kaçabilirse kaçar. Kaçamazsa savaşır, yener veya yenilir. Yenilmesi hastalık demektir" diye konuştu.

    Stresin, yöntemini bilmek koşuluyla korunabilecek bir düşman olduğunu anlatan Prof. Dr. Çelikkol, " Stres psikosomatik bozukluk dediğimiz hastalıkların meydana gelmesine ya da belirtilerinin artmasına yol açar. Hipertansiyon, mide ülseri, cilt bozuklukları gibi hastalıklar, bedensel olmakla birlikte, oluşumunda ruhsal nedenlerin, stresin etkili olduğu bilinmektedir" dedi.

    Stresle baş etmenin yolları


    Prof. Dr. Çelikkol, stres konusunda herkesin başvurabileceği, birden fazla koruyucu ve tedavi edici tekniklerin olduğunu belirterek, şu tavsiyelerde bulundu:

    * Hayata karşı olumlu bir tutum benimseyin
    * Her şeyi kontrol edemeyebileceğinizi kabul edin.
    * Gevşeme tekniklerini öğrenin ve uygulayın, düzenli olarak egzersiz yapın.
    * Sağlıklı ve dengeli beslenin, yeterince uyuyun ve dinlenin.
    * Stresinizi azaltmak için alkol veya sigaradan yardım beklemeyin.
    * Sosyal bir çevre edinin, zamanınızı etkili şekilde kullanmaya çalışın.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Aldatan erkekler panikatak oluyor

    Uzman klinik psikologu Yıldız Burkovik, panitak rahatsızlığını anlattı ve belirtilerini sıraladı. Burkovik, bu rahatsızlığın en çok aldatan erkeklerde görüldüğünü açıkladı.



    Panik atak en çok yaşanan psikiyatrik şikayetlerden birisi. Ani olarak, beklenmedik bir anda ve yerde ortaya çıkan bir hastalık. Çoğunlukla 5-10 dakika veya 20-30 dakika ya da ender olarak bir veya birkaç saat sürebiliyor. Panik Bozukluğu tanılı hastaların % 75-80'i kadınlardan oluşuyor. Toplum içinde görülme sıklığı % 1,5-3,5 arasındadır.

    Kişi atak sırasında şu duygulara kapılıyor:

    ·Eyvah kalp krizi geçiriyorum.
    ·Kalbim ağzımdan çıkacak.
    ·Boğuluyorum
    ·Nefesim kesiliyor
    ·Göğsümü bir yumruk tıkadı
    ·Dengemi kaybediyorum
    ·Bayılacağım
    ·Beyin kanaması geçiriyorum
    ·Yer ayağımın altından kayıyor
    ·Aklımı kaçırıyorum
    ·Çıldırıyorum
    ·Kontrolümü kaybediyorum
    ·Yüz felci geçiriyorum
    ·Kollarım benim değil gibi
    ·Bacaklarım kopmuş gibi
    ·Dizlerimin bağı çözüldü
    ·Tüm vücudum yanıyor, biber sürülmüş gibi



    Yıllardır bu konular üzerinde çalışan NP GRUP Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi Uzman Klinik Psikologu ve 4 yıldır SKY TURK’te PSİKOYORUM programını sunan Yıldız Burkovik ilginç bir klinik deneyimini bizlerle paylaştı.


    Psk. Yıldız Burkovik, "Eşlerini aldatan erkler genellikle panik atağa maruz kalıyor" diyor. Klinik deneyimlerinin kendisini bu sonuca vardırdığını belirtiyor. Aldatmanın temelindeki heyecanının önemli bir duygu durumu olduğunu söyleyen Burkovik, klinik gözlemlerine ilişkin olarak şunları paylaşıyor:


    “Gizli ve saklı bir olayı yaşamak insanı daha çok heyecana sevk eder. Başarma, başarılı olma, iki veya üç ya da birkaç kişiyi birden idare edebilme kolay bir durum değildir, tüm tilkilerin kuyruklarını birbirine dolamadan kendi çevrelerinde dönmeleri gibi.


    İdare edebilme derken, bir kişinin bir diğerinden haberdar olmaması yani kuyrukların bir diğerine dolanmaması, aldatmayı yapan kişi için bu durumu sağlayabilmek stratejik bir hadisedir ve kişi bunu başardıkça haz duyar, kendisini güçlü hisseder. Ancak bir zaman sonra kayıplarının ne olabileceğini fark etme düşüncesi devreye girmeye başlar, başlarda bir oyun gibiyken bu durum giderek daha gerçekçi olmaya başlar. Çünkü artık, günlük yaşam içinde daha çok zaman geçirilen ikinci kişi, kendisine daha fazla zaman, sevgi ve şefkat istemeye başlar ve kıyaslamalarla sorumlulukların artışı devreye girer.


    Başlangıçta bu durumu hesaplamayan, ‘gerekirse daha sonra düşünürüm’ diye boş veren ya da düşünmeyi erteleyen erkek veya kadın bir zaman sonra kaygı duymaya başlar. Ve aslında yasak bir ilişki başlangıçta tatlı bir heyecan iken sıkıntıya dönüşmeye doğru yol alır ve iç sıkıntısı kaygı diye adlandırılan anksiyete kendisini göstermeye başlar.


    Bu sefer ortaya eşin ve sevgilinin birbirlerini fark etmemeleri üzerine stratejiler kurma oyunu devreye girer, ancak bu oyun daha tehlikeli olmaya başlar, çünkü başlarda” önemli değil sadece zamanı beraber hoş geçirelim” diye başlanan ilişki artık ciddi düşüncelerle dolmaya başlamıştır. Hesaplar değişir, diğer kişi sürekli telefonlarla aramaya başlar ki, bu sefer asıl eş de çeşitli işaretlerden dolayı durumu fark etmeye başlayacaktır.


    Doğal olarak sıkıntı artar ve kişiler artık her an bir şey olabilir beklentisine kapılırlar. Kimi zaman nefesler tutulur; düşünceye dalıp da kaygı çoğaldıkça insanın nefesi de değişmeye başlar, sık ya da tutuk alınan nefesler düzeni bozar ve iç sıkıntısı derin düşünceyle birlikte karşılaşınca hatalı nefeslerle birlikte panik atak kendisini göstermeye başlar.


    Hatalı nefes kişinin kasılmasını, kaslarının gergin olmasını sağlar ve algılamada zorluklar kaygının çoğalmasına sebebiyet veriri ve kalp çarpıntısı kendisini gösterir. Her an bir şey olacak hissi ve beklentisiyle panik duygusu artık daha belirginleşir. Rahat bir yaşamda iken bir küçük heyecan uğruna hesaplanamayan rahatsızlık bu şekilde devreye girer. Terapilerde panik atak ya da bozukluk şikayeti ile gelenlerde daima bir kaygı oluşturacak durum vardır, bu kaygının niteliği herkese göre farklıdır. Tedirginlikler birleşerek sıkıntıyı daha da arttırır
    .
    Sıkıntının kaynağı evlilik dışı ilişkiler



    Terapilerde panik atak hastalarıyla yapılan görüşmelerde daima sıkıntının ana kaynağına inmeye çalışırız bu kaynağa baktığımda pek çok olayda altta aldatma olayı sonrasında yaşanan panik ataklar dikkatimi çekti, bu nedenle sıkıntının kaynağını araştırırken sorduğum soruların içinde ‘evlilik dışı bir ilişkiniz var mı?’ sorusunu da mutlaka soruyorum.


    Sanal aldatmada da bir heyecan var ama kişiler kendi kimliklerini gizliyorlar, gizlenme kişiyi rahatlatıyor, ancak yine de bazı kişilerde kaygı yapıyor; tanınırsam kaygısı da heyecan yapıyor elbette ki, ancak her heyecanın panik atak ortaya çıkartması beklenmez.
    Gerçek aldatma elbette ki daha reel olduğundan, yani yüz yüze ve tensel temasa dayalı da olduğundan daha çok heyecanlandırıyor ve kişiler de altta yatan herhangi bir kaygı varsa onunla da birleşerek daha çok heyecan ve panik duygusunun ortaya çıkmasına sebep oluyor. 20 yıllık izlenimim daha çok erkeklerde bu durumun kendini gösterdiği yönünde. Bu olay kadınlarda daha çok mutsuzluk ve depresyona sebebiyet veriyor çünkü hayal kırıklığı ön plana çıkıyor” diyor.


    İkinci ilişki kaygı nedeni



    Yıldız Burkovik’in şimdiye kadar izlediği örneklerin içinde çok sık rastladığı enteresan bir durum var. Ve Burkovik bunun, daha çok erkeklerde ortaya çıktığını görmüş. Burkovik; “Ya da benim karşıma çıkan örneklerin içinde erkekler fazlaydı. Sonuç olarak çoğunlukla, bir başka ilişki olduğu zaman kaygı içinde oluyor eşler.
    İki tarafı idare etmek insanı zorlayan bir durum. Ve bu örnekte öyle bir bey vardı. Sürekli ‘öldüm, öleceğim, kötüyüm’ diyordu ve alkolle kendini durdurmaya çabalıyordu. Bu nedenle işten bile atıldı, çok büyük sıkıntılara girdi. Evliydi bir oğlu vardı…Bir terapi seansında kendisine gevşeme egzersizi yaptırıyordum. Ve kendisine hayal kurdurttum.


    Deniz dalgalarını hayal etmesini istedim. ‘Deniz kenarında yürüyorsun’ dedim ve bir anda beyin dalgaları tepelere vurmaya başladı. Ona rahatlama yaptırıyordum ve ‘deniz dalgasından insan neden korkar?’ diye bir yandan da kendime sormaya başladım. Seans sonunda, ‘Burada gerildiniz, nedir nedeni?’dedim en sonunda birisiyle bir ilişkisi olduğunu ve ondan da Deniz adında bir kızının olduğunu anlattı. Karısı durumu bilmiyordu, kimsenin de bilmesini istemiyordu ve çok tedirgindi.


    Çok ilginçtir ki, pek çok kişi de ikinci sevgiliyi idare etme durumu varsa, onda panik atak kendini gösteriyor. Hatta gelen erkeklere artık her defasında soruyorum, ‘başka bir ilişkin var mı?’ diye ve sonuç genelde öyle çıkıyor. Bu bana çarpıcı geliyor. Ancak elbette ki, her panik atak sahibi kişi bir aldatma durumuyla karşı karşıya demek değildir” diyor.


    Panik atak yaşayan ve eşlerini aldatan erkeklere örnek



    Evli ve 2 çocuğu olan bir bey, sürekli kalp çarpıntısı, öleceğim kriz geçireceğim diye sürekli bir korku ve kaygı ile gelmişti ve kalp ile ilgili olarak doktora gittiğinde anjiyo dahi yapılmış ve hiçbir fiziksel sorunun olmadığı söylenip psikolojik destek alması, psikiyatriste gitmesi söylenmişti
    .
    Psikiyatrist vasıtasıyla da stresini, bedensel şikayetlerini kontrol etmeyi öğrenmesi için bana yönlendirilmişti, kendisiyle konuştuğumda, eşinin de bilmediği bir diğer bayanın olduğunu ve ondan da 2 çocuğu olduğunu anlattı ve diğer bayanla daha mutlu olduğunu ama yine de eşinden ayrılmak istemediğini, çocuklarının: “niye okuluma hiç gelmiyorsun, neden bu kadar çok çalışıyorsun?” dediğini ve onların da bu nedenden ötürü çok mutsuz olduklarını, kimseye bir şey diyemediğini, fark edilirse her şeyi kaybedebileceğini anlattı.


    Ailesinden kimsenin haberi yoktu ve son derece çaresizdi, uzun zamandır kaygılıydı.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Karne azarı intihara sürükleyebilir

    Bolu İzzet Baysal Ruh Sağlığı Hastalıkları Hastanesi Başhekimi psikiyatri uzmanı Hülya Ensari, karnesinde zayıfı olan çocukları kırmak ve incitmenin, bağırıp-çağırarak hakaretler etmenin, iyi örneklerle kıyaslamanın, onları evden kaçmaya ve intihara sürükleyebileceğini söyledi.

    Çocuklarda ve ergenlerde intihar girişimi için, kişinin ille de ruhsal hastalığının olmasının beklenilemeyeceğini belirten Ensari, “Ergenlik yaşlarındaki çocuklar, beklenmedik bir anda ve bir anlık duygu durumuyla hiç istenilmeyen tutum ve davranışlar içerisine girebilirler. Karne gibi çok hassas bir dönemde velilerin zayıf karneler getiren çocuklarına bağırıp çağırmaları, hakaret edip aşağılamaları ve başkalarıyla kıyaslamaları, çocuğun onurunun kırılarak özgüvenini kaybetmesine neden olur. Bu da, çocuğun evden kaçmasına ve intihar girişiminde bulunmasına yol açar'' dedi.

    Ensari intihar girişiminin ergenlik çağlarındaki gençlerde çok sık görüldüğünü ifade ederek, şöyle devam etti; “Çocukların ihtiyacı olan şey, büyüklerinden onay görmektir. Karnesi iyi olan çocukları taktir ederken, zayıfı olan çocuklara da anne ve babanın yapacağı tek şey, her zaman çocuklarının yanında olduğunu hissettirmek, derslerinde daha başarılı olabilmesi için de ona her türlü desteği vermek olmalıdır. Erişkinlikleri daha oturmamış olan ilk ve orta öğretim çocuklarına ‘zayıf karne getirdin’ diye bağırıp-çağırmak, hakaret ederek aşağılamak, çocuğun büyük bir hata yaptığı kaygısına kapılarak evden kaçmasına, intihar girişiminde bulunmasına, ya da alkol ve kötü arkadaşlar edinmesine neden olur.''
    - sonkartal, 5 years ago
  • Sigara Bıraktıran İlaç Psikoloji Bozuyormuş



    Tiryakinin derdine zehirsiz çözüm olarak tanıtılan , sigarayı bıraktıran ilaç Chantix’in başta intihar olmak üzere bir dizi davranış bozukluklarına ve psikolojik sorunlara yol açtığı belirlendi.
    Chantix'e ilişkin açıklama yapan Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), bunu kullanan insanlarda intihar girişimi, intihar etmeye eğilim ve depresyon gibi psikolojik sorunlar ortaya çıktığını duyurdu.


    FDA, beyinde nikotinden haz alma merkezlerini körelterek sigara içme isteğini azaltan Chantix'in üreticisi Pfizer'dan ilacın kutusunun üstüne yan etkilerini gösterir uyarı yazısı eklemesini istedi. Uzmanlar ilacın insanın psikolojisini bozduğu gibi, aynı zamanda geçmişte yaşanan bir psikolojik rahatsızlığın yinelemesine de neden olabileceği uyarısında bulunuyor.
    Pfizer firmasından yapılan açıklamada ürünün olası yan etkileri konusunda ilacın kullanma talimatı ve kısa ürün bilgilerinin gücellendiği, ancak, kutu üzerine uyarı yazısı yazılmasının gündeme gelmediği belirtildi. Yapılan açıklamada şöyle denildi:

    “Pfizer ve FDA tarafından, Chantix ürününün Amerika'da pazara sunulmasını takiben yapılan değerlendirme sonucunda; hastaların ve sağlık çalışanlarının ilacın olası yan etkileri konusunda bilgilenmeleri amacıyla ilacın kullanma talimatı ve kısa ürün bilgileri güncellenmiştir. İlaç kutusu üzerinde ise herhangi bir uyarı yazısının yer alması gündeme gelmemiştir. Söz konusu güncellemeler, Türkiye'deki ruhsat otoritelerine ve Sağlık Bakanlığı'na bildirilmiştir.”

    Türkiye'de satışı ruhsat aşamasında olan ilacın bazı kesimler tarafından kullanım amacıyla yurt dışından bu ilacı getirtildiği belirtiliyor. 2006 yılında FDA'dan satış izni alan Chantix, bugüne kadar, doktorlar tarafından sadece ABD'de 4 milyon kez reçetelere yazıldı. Viagra'dan sonra Pfizer’in ürettiği en başarılı ilaçlardan olarak bilinen Chantix, üretici kuruma 2007 yılı içinde 883 milyon dolarlık gelir sağladı.
    - sonkartal, 5 years ago
  • Bilinç Altına İnmeye Sınırlama


    İngiltere'de psikoterapi seanslarına yeni düzenleme getirme hazırlıkları, uzmanlar ile hükümet arasında yeni bir polemiğin fitilini ateşledi. Düzenlemeyle, ruhsal bozuklukları tedavi etmek için konuşma seansları düzenleyen ve hastanın bilinç altına inen terapistlerin, hastada görülen semptomlarla nasıl mücadele ettiğini, bağlı olduğu bir kuruma açıklaması zorunlu olacak. Ayrıca seansların nasıl ve hangi yöntemlere göre yapılacağına dair rehber niteliğinde bir uygulama kitapçığı da hazırlanacak. Böylece yanlış yöntemler kullanılarak hastaların sorunlarının daha da ağırlaşmasının önüne geçilmesi amaçlanıyor. Ancak, temeli ilk kez ünlü bilimadamı Sigmund Freud tarafından atılan ve hastanın bilinç altına inerek sorunların çözülmeye çalışıldığı psikanaliz yönteminin belirli bir düzenlemeye ve sınırlamaya tabi tutulacak olması, tepki çekti.

    BİRÇOK VAKADA İŞE YARAMAZ


    Yeni düzenlemeye muhalif bilimadamları, hastanın bilinç altına inmeden sadece spesifik semptomlara dayalı bir tedavi yönteminin bir çok vakada işe yaramayacağı görüşünde birleşiyor. Psikanalistler, "açık uçlu ve terapinin keşif yöntemini izleyen" doğasının, yasaların dışına çıkmak anlamına gelmemesi gerektiğini savunuyor. İngiltere'deki Freud yöntemleri Analiz ve Araştırma Enstitüsü Başkanı Darian Leader da konu hakkında şu yorumu yaptı: "Bu yeni sistem yalnızca beslenme bozuklukları ve depresyon gibi birtakım fiziksel semptomları olan sorunların çözümü için belki yetebilir. Ancak psikanaliz yönteminde terapinin ne noktaya gideceği, ne kadar seans devam edeceği, nasıl geri dönüşümler alınacağının ucu hep açıktır. Kavramsal terapi yöntemlerinin aksine yalnızca belirgin bir semptomu yok etme amacı taşımaz."


    2011'DE UYGULAMAYA GİRİYOR


    Henüz hazırlık aşamasındaki yeni uygulama önümüzdeki yıl kamuoyu ile paylaşılacak. 2011 yılında da uygulamaya sokulması bekleniyor. Düzenlemeye uymayan uzmanlaa ise, ceza verilmesi öngörülüyor. Düzenleme gereği psikanalistlere, farklı durumlarda nasıl bir terapi yöntemi izleneceklerini gösteren 450 farklı rehber hazırlanacak. Leader ise "Eğer bu kural uygulamaya konursa asla işlemez. Freud'un izinden giden psikanalistler için bu ülkede çalışmanın bir anlamı kalmaz" diyerek uyarıda bulunuyor.


    PSİKANALİZ NEDİR?


    Psikanaliz, Sigmund Freud'un çalışmaları üzerine kurulmuş bir psikolojik kuramlar ve yöntemler ailesidir. Bir psikoterapi tekniği olarak psikanaliz, hastaların zihinsel süreçlerinin bilinçdışı unsurları arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışır. Amaç, hastanın özgürlüğü kısıtlayan eski ilişki kalıplarından kurtulmasına yardım etmektir. Günümüzde ise, yöntemin bilimsel geçerliliği konusunda şüpheler bulunuyor.


    TÜRK UZMANLAR NE DİYOR?


    Uygulamada zorluk çıkabilir

    İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan: İngiltere'deki gibi kriter getirme şeklinde bir yöntem, uygulamada bazı zorluklar çıkartabilir. Bu konuda bir standardizasyon yapılabilir mi kesin birşey söylemek zor. Tıpta hiçbir zaman yüzde 100 ya da yüzde 0 gibi rakamlar yoktur. Hele iş psikiyatri olunca bu daha da zordur. Çünkü özneye göre uygulanan yöntemin başarısı da farklılık gösterir.


    Türkiye'de hiç kontrol yok


    Psikiyatr Özkan Toktaş: Türkiye'de psikiyatr olup psikanaliz yöntemini kullanan oldukça az. Böyle bir durumda kişiler çok rahatlıkla yetkileri olmamasına rağmen tedaviyle uğraşabiliyorlar. Danışmanlık adı altında psikanaliz yaptığını söyleyebiliyor. Türkiye'de kurs bitirmiş herkes bunu yapabiliyor. Bizde ne bir kontrol var ne bir sorumluluk. Ciddi psikozlara bile sebep olsalar sorumlu kabul edilip haklarında dava açılamıyor.
    - sonkartal, 4 years ago
  • Korku Filmleri Niçin Güldürür?


    Korku filmlerine insanlar farklı tepkiler verebiliyor. Kimileri bu filmleri izlerken çığlık atma derecesinde korku yaşarken, kimileri kendilerini gülmekten alı koyamıyor. Peki aradaki bu farkın sebebi ne?...
    Korku filmlerinin bazı insanlara dehşet içinde çığlık attırırken, bazılarını da güldürmesinin sebebi anlaşıldı. Bilimadamları, endişeyle bağlantılı bir genin iki farklı versiyonunun, bazı insanların bu filmlerden etkilenmemesine yol açarken, diğerlerininse korkudan donup kalmalarını izah ettiğini belirledi.
    İngiliz Telegraph gazetesine göre araştırmda elde edilen bulgular, korku filmleri tarihinde eşsiz bir yeri olan The Exorcist (Şeytan) adlı filme, 35 yıldır insanların niçin farklı tepkiler verdiğini açıklıyor.
    1973 yılında çekilen ve tüm zamanların en korkunç filmi ünvanını alan The Exorcist, ürkütücü sahneleriyle bazı izleyicileri sinemada bayıltacak kadar etkili olurken, kimi izleyicileri de güldürmekten öteye gidemiyor.
    Uzmanlar, beyinde endişeyle bağlantılı kimyasallar üzerinde etkili olan 'COMT' geninden iki aynı kopyaya sahip olan insanların, nahoş görüntülerle karşılaştıklarında kolayca rahatsız olduklarını belirledi. Bu genleri taşıyan insanların, ürkütücü sahnelerden irkilmeye çok daha meyilli oldukları saptandı.

    Kimileri Heyecanlarını Kolayca Gizliyor

    Diğer yandan sözkonusu genin farklı versiyondaki iki kopyasına sahip olan insanların ise heyecanlarını denetim altında tutmakta daha başarılı oldukları belirlendi.
    Behavioural Neuroscience dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre ikinci kümedeki insanlar, endişelerini kolayca gizleyebiliyor.
    Almanya'da Bonn Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmada, deneklere, tebessüm eden bebekler, sevimli hayvanlar gibi duygusal anlamda hoşa giden, ikinci aşamada elektrik kablosu ya da saç kurutma makinesi gibi 'nötr', üçüncü olaraksa bombalar ve yaralı insanların yer aldığı 'itici' resimler gösterilerek tepkileri ölçüldü.
    Araştırmayı yürüten ekipten Christian Montag, gen farkının, insalardaki karmaşık endişe ve kaygı durumunu etkileyen çok sayıda faktörden biri olduğunu ancak bu alanda ilk adayların tanımlanmış olmasının, doğru yönde atılmış önemli bir adım olduğunu belirtti
    - sonkartal, 4 years ago
  • Anne sütü çocukları zekileştiriyor


    İngiliz The Guardian gazetesinin bugün ana sahifeden yer verdiği yeni bir araştırmaya göre, anne sütüyle beslenen bebeklerin daha zeki olduğu kaydedildi.

    Gazetede yayımlanan araştırmada şu çarpıcı ifadeler yer aldı: "Amerika'da yapılan bu en son ve kapsamlı araştırma çerçevesinde 14 bin çocuk altı buçuk yıl boyunca takip edilmiş. Bu çocuklardan anne sütüyle beslenenlerin, hazır sütle beslenenlere kıyasla IQ testlerinde daha iyi sonuçlar elde ettikleri saptanmış.

    Ancak araştırma, bebekleri anne sütüyle beslemenin zekaya nasıl etki ettiği sorusuna ise yanıt bulabilmiş değil. Anne sütünün gelişime katkı sağlayan bazı kimyasallar içerdiği biliniyor. Ancak uzmanlar, zeka gelişimine etki eden faktörün, sütün içerdikleri mi yoksa emzirme sürecinde anne ile bebek arasındaki fiziksel ve sosyal etkileşim mi olduğuna karar veremiyorlar."
    - sonkartal, 4 years ago
  • Hangi Ruh Haliyle Ne Yemeliyiz?



    Hayal kırıklıkları, endişe, bezginlik, aşırı öfke, çekingenlik gibi durumlarda iştahınız da olumsuz etkilenir. İşte ruh halinize göre hangi besinleri tüketmeniz gerektiğinin listesi:

    Kivi ile enerjik olun

    Yorgunluğa karşı kivi: İştah, yorgunluktan olumsuz etkilenir. Kişi yemek bile yemek istemez. Böyle dönemlerde C vitamini yönünden zengin taze meyve ve sebzeler daha yararlı olur. Bu sebzeleri özellikle vitamin kaybına uğramaması için çiğ tüketin! Bu dönemde portakal, kivi, havuç, yeşil biber ve maydanozu beslenmenize ekleyin, içecek olarak kuşburnu ile bitkisel çayları kullanın

    Bezginlere süt takviyesi


    Bu dönemde özellikle kalsiyum açısından zengin süt, yoğurt ve peyniri bolca tüketin. C vitamini ihtiyacı da bu dönemde artacağı için taze meyve ve sebzeye hem sabah hem de akşam öğünlerinde ağırlık verin.


    Öfkeye karşı ceviz


    Çekingenlere balık: Beslenme listenize bu dönemde; fosfor açısından oldukça zengin olan balık, kurubaklagil ve bulgura ağırlık verin. Haftada 3-4 öğün istavrit, levrek, hamsi, çipura, palamut ve lüfer tüketebilirsiniz. Bu besinler çekingenlikten çabuk kurtulmanıza yardımcı olurken kendinize olan güveni tekrar kazanmanızı sağlar.

    Aşırı sinirlenince fındık


    Sinirliyken yağlı tohumlar, özellikle fındık, ceviz ve fıstık tüketilmesi uygundur. Kafeinli içeceklerden ve kırmızı etten mümkün olduğunca uzak durun.

    Hayal kırıklığına kereviz


    Sebzelerin hayal kırıklığını hafifletici özellikleri vardır. Özellikle enginar ile kereviz yaşadığınız hayal kırıklığını kısa zamanda atlatmanıza yardımcı olur.
    - sonkartal, 4 years ago
  • Kaşınmak neden rahatlatır



    Kuzey Carolina’daki Wake Forest Üniversitesi’nden Dr. Gil Yosipovitch ve ekibi, kaşınmanın, beyindeki "nahoş duygular ve anılarla ilgili bölgeleri" geçici bir süre etkisiz duruma getirdiğini belirledi. Yosipovitch, kaşınma sırasında beyin aktivitesini izlemeye aldıkları araştırmanın, "kaşımanın, kaşınma hissini nasıl geçirdiğinin yanıtını veren" ilk araştırma olduğunu söyledi.
    Araştırma kapsamında uzmanlar, 13 sağlıklı insanın bacaklarının alt kısmını 30 dakika süresince aralıklı olarak toplam 5 dakika yumuşak bir fırçayla kaşıdı. Bu sırada deneklerin beyinlerini MR yardımıyla izlemeye alan araştırmacılar, kaşıma işlemi sırasında beyindeki "acıyı algılama ve hatırlamayla ilgili" bölgelerin aktivitesinin azaldığını saptadı.
    Kaşıma işleminin yoğunlaşması, beynin bu bölgelerindeki faaliyetini iyice düşürdü.
    Yosipovitch, "kaşımanın, kaşınma hissi yaratan duyguları bastırarak rahatlama getirdiğini" sandıklarını bildirdi.
    Araştırmacılar ayrıca, "kaşındıkça kaşınmak istemenin" de nedenini buldular.
    Kaşınma eyleminin, beyindeki ağrı ve aynı zamanda kompulsif (tekrarlayan) davranışlarla ilgili bir bölgedeki aktiviteyi artırdığını saptayan uzmanlar, bunun "sürekli kaşınmak istemenin" yanıtı olabileceğini kaydettiler.
    Deneyin, gerçekten "kaşınma isteği" duymayan insanlar üzerinde yapılması nedeniyle sınırlı sonuçlar verdiği, ancak bu sonuçların, sürekli kaşıntı yaratan egzama gibi kronik hastalıklara sahip kişilerin tedavisinde yararlı olabileceği belirtildi.
    Araştırmanın sonuçları, "Journal of Investigative Dermatology" adlı dergide yayınlandı.
    - sonkartal, 4 years ago
  • güzel bilgiler teşekkür ederim biraz okudum yarın diğer kısmını okuyacağım
    paylaşım için tekrar teşekkürler
    - eflin, 4 years ago
  • Güçlü hafıza için 11 öneri




    Unutkanlık sorunu, yaslanan insanin en önemli korkularındandır. Özellikle 50'li yaslar sonrasında ufak tefek unutkanlıklar ile ciddi bellek sorunları birbirine karıştırılır.

    Orta yaslıların nerdeyse yarısı kendilerinde bir bellek kaybı sor ununun başladığını zanneder. Hemen belirtelim! Bunların çoğu küçük ve hös unutkanlıklardır. Hayati tatlandıran ve keyif katanlar biraz da bu nükteli olaylardır!

    Belleği güçlü tutmanın pek çok püf noktası, uyulması gereken çok sayıda kuralı var. Harvard Tip Okulu öğretim üyesi Dr. Horon P. Nelson zinde bir beyne sahip olmanın temel kurallarını söyle sıralıyor:

    *Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin ya da kontrol altına âlin.

    Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötü olduğunu unutmayın.

    *Alkolü azaltın.

    Erkeklerin iki, kadınların bir ölçüden (bir ölçü içkiyi ‘bir bardak şarap' olarak kabul edebilirsiniz) daha fazla alkol kullanması beyin hücrelerini tahrip etmektedir.

    * İyi ve kaliteli uyku uyuyun.

    İyi bir uyku için ortalama 8 saat gerekir. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar. Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor.

    *Stresinizi iyi yönetin.

    Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır. Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizon hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir.


    *Yeni şeyler öğrenmeye devam edin.

    Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir. Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir.


    *Tembelliği bırakın.

    Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın. Televizyon karsısında geçirdiğiniz saatler sadece bedensel değil, ruhsal sağlığınızı da kötü yönde etkiler.

    *Her gün egzersiz yapın.

    Günde 30–45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye, is saatlerinde daha çok aktif olmaya, kısa mesafelerde taşıt kullanmamaya çalısın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Beynin yeni yetenekler kazanabilmesi beyin hücreleri arasında güçlü ve yoğun yeni bağlantılar oluşturabilmesinin baslıca desteklerinden biri de düzenli ve ilimli egzersizlerdir. Bizim önerimiz fırsat buldukça yürümenizdir.

    *Kullandığınız ilaçları yeniden gözden geçirin.

    Özellikle beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın. Depresyon giderici, uyku verici, ruhsal gevşetici ilaçlara komsu, es dost tavsiyeleri ile başlamayın.

    *Reçetesiz satılan ilaçları rasgele yutmayın.

    Doğal ya da zararsız diye kullanabileceğiniz bitkisel ürünlerin (valerianlar), besin desteklerinin (melatonin) ve diğerlerinin (hüperzin, Sem’e) beyin hücrelerinizi üzebileceğini, zihinsel fonksiyonları bozabileceğini unutmayın. Antihistamik- antialerjik ilaçları özellikle alüminyum içeren antiasitleri ve uyku kolaylaştırıcıları doktorunuzla konusmadan uzun süre kullanmayın.

    *Vitaminlerden yararlanın.

    E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz. Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengeli bir beslenmenin de yaslılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın.

    *Hayata bağlı kalın.

    Hayatınıza önem katan bağları iyice sıkılaştırın. Huzurunuzu koruma ve güçlendirmeye bakin. Aileniz, dostlarınız, isiniz, hemşerilik ve vatandaşlık bağlarınıza, inançlarınıza daha sıkı sarılın, insanlarla daha sık birlikte olmaya, aileniz ve arkadaşlarınızla olumlu ilişkiler kurmaya ve sosyal aktivitenizi çoğaltmaya çalısın. İyi sosyal ilişkileri olan yaslılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor.
    - sonkartal, 4 years ago
  • güzel bilgiler teşekkür ederim biraz okudum yarın diğer kısmını okuyacağım
    paylaşım için tekrar teşekkürler

    Begenmene sevindim ben teşekkür ederim :)
    - sonkartal, 4 years ago
  • Gül, hafızayı güçlendiriyor




    Almanya'daki Lübeck Üniversitesi bilim adamlarından Jan Born ve ekibi, uykunun hafızaya nasıl etki ettiğini bulmak için, deneklere bilgisayardan çift objeler ve kartlar gösterdiler.

    Denekler sonra iki gruba ayrıldı ve birinci grup gül kokusu, ikinci grup ise hiçbir şey koklatılmadan uyutuldu. Deneklere uyku sırasında da koku koklatan uzmanlar, uyku sırasında beynin verdiği reaksiyonları MRI cihazıyla ölçtüler.

    Deneye katılanların yüzde 97.2’si, bir gün sonra uyumadan önce kendilerine gösterilen kartların yerlerini hatırladılar. Gül kokusunu koklamadan uyuyanlarda ise bu oran yüzde 86’da kaldı. MRI taramalarında da uyku sırasında koku koklatılan deneklerin beyinlerinin hippocampus bölümünde aktivite tespit edildi.
    - sonkartal, 4 years ago
  • Doğru Nefesle Ruhsal sorunlardan Kurtulun




    Geçmişte yaşadığınız duygusal travmaların sizi yönetmesine izin vermeyin. Uzmanlara göre doğru nefes teknikleriyle ruhsal sorunlardan kurtulabilir, hayatınızı baştan yaratabilirsiniz!

    Yogi Nefes: Tek burun deliğinden nefes alma?

    Ne sağlıyor?

    Sağ burun deliğinden alınan nefes beynimizin sol yarısını uyarıyor. Sol beyin yarısı da mantık ve irademizi kullanmamızı sağlıyor. Sol burun deliğinden aldığımız nefes ise beynin sağ kısmını uyarıyor. Sağ kısım yaratıcılığınızı, inançlarınızı ve hislerinizi ortaya koymamızda etkili oluyor.
    Nasıl uygulanıyor?
    Rahat bir oturuş pozisyonu seçin. Omurganız dik olmalı. Gözlerinizi kapatın ve dikkatinizi nefesinize vermeye başlayın. Yüzük parmağınızla sol burun deliğinizi kapatarak sağ burun deliğinden nefes aldıktan sonra bu kez baş parmağınızla sağ burun deliğini kapatarak sol burun deliğinden verin. Nefesi tekrar soldan alın, kapatın ve sağdan verin. Böylece nefesinizle sinüslerinizde 8 rakamı çizmiş oluyorsunuz.

    Diyafram Nefesi


    Ne sağlıyor?

    Bedeninizde bloke olmuş olumsuz duyguları ve tıkanmaları açıyor. Bu tıkanıklıkların ortadan kaldırılması da duygusal travmalardan arınmanıza yardımcı oluyor.
    Nasıl uygulanıyor?
    Diyaframa alacağınız nefesi hissedebilmeniz için yere sırt üstü uzanın. Nefesinizi burundan alıp, ağzınızdan bırakın. Ardından nefesinizi derinleştirmek için, içinizden saniyeleri saymaya başlayın. Nefesinizi önce 4 saniyede alın, 4 saniye içinizde tutun ve yine 4 saniye sayarak bırakın. Eğer nefesinizi tam alabiliyorsanız, daha sonraki soluk alış verişlerinizde bu süreyi 5, ardından 6 saniyeye yükseltin. Böylece nefes kapasiteniz artmaya başlayacak. Şimdi her nefesinizi karın bölgenize gönderdikten sonra burada tutun. Öyle ki karnınız, aldığınız nefesle balon gibi şişmeli. Sonrasında nefesinizi yine saniyeleri sayarak bırakın. Bu süreyi 10, hatta 20 saniyeye kadar çıkarmanızda fayda var. Egzersizi uygularken dikkat etmeniz gereken en önemli nokta nefesinizi daima burundan alıp ağızdan bırakmak olmalı.


    Akciğer Nefesi?


    Ne sağlıyor?

    Duygusal, zihinsel ve fiziksel sorunlarımızda etkili oluyor. Örneğin, zihnimizde barındırdığımız olumsuz düşüncelerin yerini pozitif düşüncelerin almasına katkıda bulunuyor.
    Nasıl uygulanıyor?
    Akciğer nefes egzersizini uygulamak için bacaklarınızı çapraz hale getirerek rahat bir konumda oturun. Avuçlarınızı dizlerinizin üzerine yerleştirin. Omurganız, bedeninizin enerji akışına izin verebilmesi için dik olmalı. Omurga dik olduğu zaman aldığınız her nefes, doğrudan hücrelere nüfuz ediyor ve kan sirkülasyonu düzene giriyor. Bu sayede de hücrelerin yaşlanması önlenebiliyor. Şimdi akciğerleriniz tamamen doluncaya dek burnunuzdan nefes alın. Ardından, tıpkı diyafram egzersizindeki gibi, derinleştirme tekniğini uygulayın. Egzersizi en az 10 dakika boyunca uygulamaya özen gösterin.


    Denge Nefesi

    Ne sağlıyor?
    Denge pozisyonu, konsantrasyonu tek bir noktaya toplayıp denge duygusunun daha fazla oluşmasını sağlıyor. Amaç, beynin sağ yarım küresi ile sol yarım küresini dengelemek ve sağ lob ile sol lob arasındaki bağları güçlendirmek. Ayrıca ellerimizi göğüs boşluğu ile soluk borusunun önünde yer alan timus bezinin üzerine yerleştirdiğimizde hem bağışıklık sistemimiz hem de konsantrasyon yeteneğimiz güçleniyor..
    Nasıl uygulanıyor?
    Beden ağırlığınız her iki bacağınızda da eşit olsun. Şimdi sağ ayak tabanınızı sol ayak tabanının dış yanına getirin. Her iki ayak tabanı da yerle tam olarak temas etmeli. Kollarınızı göğüs bölgesinden öne doğru uzatıp çapraz duruma getirin. Ardından parmaklarınızı kenetleyin ve aşağıdan yukarıya doğru çevirdikten sonra göğüs kafesinin önündeki timus bezine temas ettirin ve 5 dakika boyunca, gözlerinizle tek bir noktaya odaklanarak kalın.
    - sonkartal, 4 years ago
  • Zeka için çocuklara tv yasağı geldi




    Fransa’da üç yaşın altındaki çocukların televizyon izlemesi yasaklandı. Yasaklama sadece yetişkinlere yönelik programları değil, Baby TV, Babyfirst TV gibi bebeklere yönelik televizyon kanallarında yayımlanan programları da içeriyor.

    Fransa Medya Yüksek Konseyinden yetkililer, yaptıkları açıklamada, üç yaşın altındaki çocukların televizyonun zararlı etkilerinden korunması gerektiğini ve onları korumak için böyle bir yasa çıkarıldığını açıkladı. Bu kanalların sadece kablolu yayından yayımlanması gerektiğini söyleyen Fransa Kültür Bakanı Christine Albanel bebeklere yönelik kanalların çocuklardaki olumsuz etkisinden söz edip, bu kanalların çocuklar için büyük tehlike oluşturduğunu, farkettirmeden kendilerini saatlerce izlettirdiklerini açıkladı. Yetkililer, televizyonun üç yaşın altındaki çocukların zekâ gelişimini olumsuz etkilediğini düşünüyor.
    - sonkartal, 4 years ago
  • Şeker hafızayı güçlendiriyor




    Araştırmacılar, şekerli içeceklerin ilkokul çağındaki çocukların hafıza ve konstanrasyonlarını olumlu etkileyerek geliştirdiğini ortaya çıkardı. Konunun incelendiği araştırmanın sonuçları, çok şekerli beslenme biçiminin hiperaktiviteye yol açtığı kanısıyla da çelişiyor.

    Araştırmayı yürüten Prof. David Benton, "Şekerin hiperaktiviteye yol açtığına dair bir kanıt yok. Biz çalışmamızda, şekerin hafıza ve konsantrasyonu geliştirdiğini gösterdik" dedi. Beş ilâ on yaşları arasındaki çocukların beyinlerinin gelişimi için yetişkinlere oranla iki kat daha fazla miktarda glukoza ihtiyacı olduğunu anlatan Prof. Benton, diğer organların aksine beynin enerjiyi depolayamadığını ve doğrudan kan yoluyla aldığını söyledi.

    Dokuz ve 10 yaşlarındaki 16 çocuğa yapay tatlandırıcı ya da glukozlu meyve suyu verilen araştırmada, glukoz tüketen çocukların hafıza testinde en az yüzde 10 oranında daha başarılı olduğu saptandı. Bilimciler yine de, zihinsel gelişimin büyük porsiyonlardan ziyade küçük düzenli atıştırmalarla mümkün olabileceğini savunuyor.
    - sonkartal, 4 years ago
  • Bebeğiniz dahi olabilir.




    Bebeklerin çok üstün öğrenme becerisine sahip oldukları belirtildi. Gaziantep Üniversitesi Yabancı Diller Araştırma ve Uygulama Merkezi (YADİMER) Başkanı Yrd. Doç. Dr. Semih Summak, Dr. Elçin Summak ile birlikte yürüttükleri
    “Çoklu Zeka Kuramı” konulu deneysel araştırmanın 3 yıllık ilk aşamasının, bebeklerin öğrenme kapasitesi ile ilgili ilginç sonuçlar verdiğini söyledi.

    Yrd. Doc. Dr. Semih Summak ve Dr. Elçin Summak, 3 yıllık araştırmalarının ilk aşamasında, bebeğin 3 yaşından önce konuşmayla birlikte birkaç dilde okumayı da öğrenebildiklerini belirlediklerini açıkladılar. Beyin ve zeka gelişiminde 0-6 yaş arasının çok kritik bir dönem olduğunu belirten araştırmacılar, bulgularının, ev tabanlı bir okul öncesi eğitim programının geliştirilmesine katkı sağlamak bakımından önemli olduğunu kaydetti.

    Araştırma sürecinde bebeklerin çok üstün öğrenme becerilerine sahip olduklarını gözlemlediklerini belirten Semih Summak, “Bebekler 3 yaşından önce konuşmayla birlikte birkaç dilde okumayı da öğrenebiliyorlar. Tüm sağlıklı bebekler büyük zeka kapasitesiyle dünyaya geliyorlar. Ancak, beyin ve zeka gelişiminde 0-6 yaş arası, çok kritik bir dönem” dedi. Summak, bebeklerin olağanüstü bir öğrenme kapasitesine sahip olduklarını gördüklerini kaydetti.

    “Dikkat aralığı”

    “Bebekler 100’e kadar sayıları tanıyabiliyor ve 20’ye kadar sayabiliyor. Ayrıca, sanılanın aksine, bebeklerin 45-50 dakikaya kadar çıkabilen oldukça uzun bir ‘dikkat aralığına’ sahip olabileceklerini de gözlemledik” diyen Semih Summak, şöyle devam etti:

    “Bu tür bir programı tüm gün çalışan anne babalar bile, evde çocuklarına rahatlıkla uygulayabilirler. Çünkü bebekler hiçbir usanma belirtisi göstermeden büyük bir zevkle program etkinliklerine katılıyorlar. Okuma ve matematik bir anlamda hobileri haline geliyor. 3 aylık bebeğin eğitimi, günde 15 saniyelik sürelerle başlayıp 40 dakikaya çıkarılıyor. Programın amacı, nörolojik bağlantıları yoğunlaştırarak bireyin potansiyel beyin/zeka kapasitesini en üst sınıra kadar çıkarabilmek. Programda okuma, müzik, yoga, yüzme, beden eğitimi ve problem çözme gibi etkinlikler araç olarak kullanılıyor. Okuma-anlama, yabancı dil öğrenme, bedensel ve duygusal alanlardaki gelişim, programın yan ürünü olarak ortaya çıkıyor.”

    Araştırma bulgularının, ev tabanlı bir okul öncesi eğitim programının geliştirilmesine katkı sağlamak bakımından önemli olduğunu anlatan Semih Summak, şöyle konuştu:

    “Böyle bir programın ülke geneline yaygınlaştırılması durumunda ilköğretimin ilk 2 yılına denk bir öğrenme, 6 yaşına kadar evde veya okul öncesi eğitim kurumlarında rahatlıkla sağlanabilir. Benzeri Beyin/Çoklu Zeka Geliştirme çalışmaları Amerika, Japonya, İtalya ve Brezilya’da yıllardır uygulanıyor. Bu ülkeler, bu konuda büyük bir birikim edinmişler. Bundan sonraki hedefimiz, maddi destek bulduğumuz takdirde, daha çok denekle ve Çoklu Zeka Kuramının kabul ettiği tüm zeka alanlarını kapsayacak bir çalışma yapmak olacak.”
    - sonkartal, 4 years ago
  • Antidepresan yerine sakız çiğneyin!




    Avustralya'nın Swinburne Üniversitesi'nden Andrew Scholey ve ekibi, stresli ortamda, sakız çiğnemenin kişilerin davranışlarına olan etkisini araştırdı. Stresi artırıcı ve verimi engelleyici birçok faaliyeti yapmaları istenen yaş ortalaması 22 olan 44 kişi 2 gruba ayrıldı. Bu faaliyetleri yaparken sakız çiğnemesi istenen gruptakilerin stres oranının, sakız çiğnemeyenlere göre yüzde 10-17 az olduğu, stres hormonu kortizolün az salgılandığı görüldü. Araştırmacılar ayrıca sakız çiğneyenlerin faaliyetlerdeki genel başarısının diğerlerine göre belirgin oranda fazla olduğunu tespit etti. Araştırma sonuçları uluslararası bir kongrede sunulsa da araştırmanın bir bölümüne, dünyanın ilk sakız üreticisi Wrigley grubuna bağlı Wrigley Bilim Enstitüsü'nün mali destek vermesi dikkat çekti. Wrigley Bilim Enstitüsü'nün geçen yıl Japonya'da dokuz kişi üzerinde yaptığı bir araştırmada, sakız çiğnemenin beyindeki kan akımını yüzde 40 artırabileceğini ve hafızayı olumlu etkileyebileceğini göstermişti.
    - sonkartal, 3 years ago
  • Bağışlamayı Öğreten Tedavi




    'Onu asla affetmem, affedemem' diyorsanız, bir kez daha düşünün. Kötü anıları hafızadan silmek zor değil.

    "Amerika'da Stanford Üniversitesinde Frederic Ruskin isimli bir araştırmacının ekibiyle beraber yaptıkları bir bilimsel çalışmaya göre, San Francisco şehrinde oturan 259 kişi üzerinde yaptıkları araştırmada denekler, altı defa bir buçuk saatlik oturumlarla inceleniyor. Bu oturumlarda katılımcılara, bağışlamayı, affetmeyi öğretiyorlar tedavi metodu olarak.

    Uygulanma şekli;


    Denekler kötü hatıralarını konuşuyorlar, daha sonra kendilerine zarar veren kişileri zihinlerinde canlandırıyorlar. Psiko-drama denilen bu yöntem uygulanıyor ve daha sonra da konuşturuyorlar o kişileri"

    MUHATABIN SANDALYESİNE OTURUN

    Nevzat Tarhan'a göre muhatabı affetme öğretisi şu şekilde cereyan ediyor: "Bir insan kötü anıyla yaşadığı kişiyi hatırlar ve karşısında bir boş sandalye vardır ve onu o boş sandalyede oturuyor kabul eder ve onunla konuşur. Ondan sonra kendisi onun yerine geçer ve onun adına konuşur. Daha sonra tekrar kendi yerine geçerek konuşur." Bu çalışmanın bir uzman eşliğinde seanslar şeklinde yapıldığına dikkat çeken Tarhan, "bu çalışmanın sonunda uzman kendine zarar veren kişileri yönlendiriyor ve kendilerini affetmelerini sağlıyor. Ona karşı muhatabının muhtemel söyleyeceğini uzman söylüyor ve sonuçta uzman, o olayı tekrar hatırlamasını sağlayarak, onu çözüp affedebileceği bir yorum yaptırıyor hastasına" diyor.

    AFFEDEN KİŞİ DE HASTALIK BELİRTİLERİ AZALIYOR

    Tarhan, yapılan araştırmalara göre bu kişilerin deney sonrasında olayla ilgili daha az acı duyduğunu hissettiklerinin görüldüğünü belirtiyor. Tarhan bu affetme işleminden sonra bu kimselerde stresten kaynaklanan sırt ve mide ağrıları, uykusuzluk, depresif ruh hali gibi hem psikolojik hem de fiziksel belirtilerin azaldığının görüldüğünü belirtiyor.

    AFFETMEYE HAZIR OLMAK


    Prof. Dr. Nevzat Tarhan; bu deneklerin çoğunun gelecekte karşılaşabilecekleri muhtemel bir olayda yeniden affetmeye hazır olduklarını söylediklerine dikkat çekiyor. Dünyanın kavga değil paylaşım yeri olması gerektiğini belirten Tarhan; affetmeyi başaran kişilerin "Benzer bir olay yaşarsam, bunu çözdüğüm gibi onu da çözüp affedebilirim" diye düşündüklerini söylüyorlar.

    Burada Tarhan esas dikkat edilecek noktanın, tabii 'önemli değil, affettim' diyerek yaklaşmamak olduğuna vurgu yapıyor ve affetmenin gerekçeleriyle beraber gerçekleşmesinin önemli olduğunun unutulmaması gerektiğini aktarıyor. Kişilerin zamanla 'Beni kızdıran bu insan şu anda burada yok. Onu ikna etmek, özür dilemesini sağlamak mümkün değil. Onu affetmem, benim için faydalı ve benim yararıma' sonucuna geliyorlar diyor.

    Nevzat Tarhan bu yöntemi uygulamanın insanın doğasına iyi geldiğini, kaygılarını giderdiğini, üzerinde taşıdığı psikolojik yükü indirmesini sağladığını ifade ediyor ve bu nedenle kişileri affederken gerekçeleriyle birlikte affetmelidir diyor. Affetmenin affeden bağışlayan kişinin kendisine de iyi geldiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Tarhan son olarak bu yöntemi uygulamayı herkese önerdiğini sözlerine ekliyor.
    - sonkartal, 3 years ago
  • Sakinler sola, gerginler sağa




    ABD’de yapılan bir psikolojik deney sakin tabiatlı insanların solcu, barış yanlısı ve liberal partilere, kolay panikleyenlerinse muhafazakâr partilere oy verdiğini ortaya koydu

    Siyasi duyarlılığın bazı psikolojik tepkilerle yakından bağlantısı bulunduğu, sakin yapıdakilerin sola, endişelilerin sağa oy verdikleri ortaya çıktı.

    ABD’deki Rice, Nebraska-Lincoln, Illinois üniversiteleri ve Virginia Psikiyatrik ve Davranışsal Genetik Enstitüsü’nden bilim adamları, ilk deneyde yüzünde örümcek olan panik halindeki bir kişiye, kurtçuklarla dolu bir yara veya kanlı bir yüz gibi endişe verici görüntülere verdikleri tepkileri görmek amacıyla 46 kişiye test yaptı. Daha sonra katılımcıların, terleme gibi fiziksel tepkileri ölçüldü ve bu kişilerden siyasi düşüncelerine ilişkin sorulara yanıt vermeleri istendi.

    İkinci deneyde ise ekip, katılımcıların kulaklıklarına beyaz gürültü olarak adlandırılan ani ve yüksek sesler dinleterek onları şaşırttı. Bu deneyde de hangi hızda göz kırptıkları test edildi.

    ETKEN BELİRSİZ
    • Sonuç olarak yurtseverlik, idam cezası, Irak savaşı, askerî harcamalar gibi konulara sıcak bakan, muhafazakâr tutum sergileyenlerin, Amerikan solunun barışseverlik, silah denetimi, kürtaj hakkı, eşcinsellerin evlenmesi gibi geleneksel değerlerine yakın olduklarını söyleyenlere göre daha fazla fiziki tepki verdikleri görüldü. Daha düşük tepki verenlerin ise yabancı yardıma açık oldukları, pasifizm, göç ve silah politikaları konusunda da liberal oldukları ortaya çıktı. Ancak araştırmacılar, siyasi fikrin mi fiziki tepkiyi yoksa fiziki tepkinin mi siyasi fikri doğurduğunu bilemiyor.

    Siyaset bilimi profesörü John Hibbing, “Siyasi davranışların kaynağını bulmak oldukça önemli. Genelde araştırmacılar sadece çevresel faktörlere odaklanıyor. Bu faktörler ünversitedeki çılgın bir oda arkadaşı, dinî bir insan ya da ailenizin sizi belirli bir şekilde yetiştirmiş olması olabilir. Biz bunun altında yatan başka bir şey olmalı diye düşündük. Belki belirli insanların diğer insanlara nazaran bir tehdit karşısında bir fiziksel tecrübesi vardır” açıklamasını getirdi. Hibbing deneyin sonuçlarını açıklamada da biraz çekinmiş: “En büyük korkumuz insanların ne diyeceği oldu. ‘Muhafazakârlar için korkak kediler ve liberaller içinse çok saf anlamıyorlar’ diyebilirlerdi. Biz bir grubun daha iyi olduğunu söylemiyoruz. Belki bir grup dünyayı diğerlerine göre daha farklı şekilde algılıyor, o kadar.”

    Hibbing dışında siyaset bilimi profesörü Kevin Smith ve psikoloji profesörü Mario Scalora’nın aralarında bulunduğu ekibin yaptığı araştırma ‘Science’ dergisinde yayımlandı.
    - sonkartal, 3 years ago
  • Psikiyatristler kongrede buluştu




    11. Uluslararası Doğu ve Batı Psikiyatri Köprüsü Kongresi, Antalya'da yapıldı.
    Ruh sağlığı hastalıklarına yönelik bilimsel araştırmalar, ülkeler arası karşılaştırmalar ile yeni teşhis ve tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi amacıyla her yıl farklı bir ülkede düzenlenen Uluslararası Doğu ve Batı Psikiyatri Köprüsü Kongresi'nin 11'incisi, bu yıl Türkiye'de gerçekleştirildi.

    Antalya Belek'te düzenlenen kongreye, aralarında Türkiye, Çin, Yunanistan, Portekiz, Filipinler, İran'ın da bulunduğu 65 ülkeden akademisyenler katıldı.
    Kongre Başkanı Psikiyatrist Rasim Somer Diler, düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmada, dünyaca ünlü psikiyatristleri kendi toplumlarındaki psikiyatrik rahatsızlıklar, tanı, teşhis ve tedavilerindeki yeni gelişmelerle bu alanda doğrular ve yanlışları paylaşmak üzere bir araya getirdiklerini söyledi.

    Kongre ile tüm ülkelerdeki ruh sağlığı hastalıklarına yönelik sorunları belirlemeyi hedeflediklerini belirten Diler, belirlenen sorunlarla ilgili acil eylem planı oluşturmayı amaçladıklarını kaydetti.

    Diler, ''Doğu ve batı psikiyatrisindeki paylaşımı mümkün kılarak, dev bir bilimsel köprünün temelini atacağız'' dedi.

    ''PSİKİYATRİK SORUNLAR ARTIYOR''


    İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerem Doksat da Türkiye ve dünyanın bir çok ülkesinde, ailesel bütünlük ve toplumsal bozulmalar nedeniyle çocuklarda özellikle ergenlik dönemlerinde intihar vakalarının arttığına dikkati çekti.

    Ergenlik döneminde 12-19 yaşları arasında çocuk ve gençlerin yoğun hormonal ve duygusal değişimler yaşadıklarını vurgulayan Doksat, olumsuz etkilerle her türlü ruhsal hastalığın ortaya çıktığı bu dönemde gençlerin davranışlarının ailelerince yakından takip edilmesi gerektiğini vurguladı.

    Aile içinde yaşanan dayak, ensest, cinsel taciz ve tecavüz olaylarının ergenlik dönemindeki bir çok gencin travma yaşamasına, ileri aşamada da uyuşturucu kullanımı, yanlış arkadaşlıklar kurma ve intihara neden olduğunu bildiren Prof. Dr. Doksat, ''Toplumsal yapının bozulmasıyla yaşanan toplumsal kaos, psikiyatrik hastalıkların giderek artmasına neden oluyor. Her anne ve baba, özellikle ergenlik döneminde çocuklarının davranışlarını çok iyi gözlemlemeli ve ilgilenmeli'' dedi.

    ''İNTERNET BAĞIMLILIĞI ARTIYOR''


    Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Füsun Çuhadaroğlu ise çocuklar ve yetişkinlerde internet ve bilgisayar bağımlılığının arttığını, savaşı ve şiddeti konu alan bilgisayar oyunları, dizi ve filmlerin, özellikle çocuklarda saldırganlığa neden olduğunu söyledi.
    Ailede yaşanan kavgaların çocuklardaki saldırganlığı artırdığını, çocukların ileriki yaşlarda örnek alma ile bu davranışları uyguladığını ifade eden Çuhadaroğlu, ''Çocuklar, ailede, toplumda, arkadaş çevresinde ve medyada karşılaştıkları olumsuz örneklerle saldırganlığı güç olarak algılıyor. Anne ve babalara artık daha çok iş düşüyor'' diye konuştu.

    Çuhadaroğlu, dünyada örnekleri bulunan ''Çocuk Dostu'' okulların Türkiye'de de oluşturulması gerektiğine değinerek, bu okullardaki öğretmenlerin kurdukları sıcak ilişki ve hissettirdikleri bağ ile çocukların sosyal ve fiziksel gelişimine destek olmanın önemini vurguladı.

    ''ÇİN'DE DEPREMDEN SONRA TRAVMA ARTTI''


    Basın toplantısına katılan Çin Çocuk İstismarını Önleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Jiao Fuyong da ülkesinde geçtiğimiz aylarda yaşanan büyük depremin özellikle çocuklarda psikiyatrik sorunlara neden olduğunu bildirdi.

    Depremden sonra bir çok çocuğun travma ve travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını dile getiren Fuyong, ''Özellikle kırsal kesimde yaşayan çocuklarda depremden sonra travma sonrası stres bozukluğu rahatsızlıkları ile karşılaştık. Hükümet, depremden sonra psikiyatrik rahatsızlıklara daha fazla önem vermeye başladı. Hükümet, doktorların deprem sonrası yaşananlarla ilgili sorunlara odaklanmalarına çalışıyor'' dedi.

    Yunanistan'dan katılan Prof. Dr. Kostas Fountoulakis de ülkelerindeki intihar oranlarındaki artışa dikkati çekti. İntiharın günümüzde önemli bir sorun olduğunu vurgulayan Fountoulakis, ''Ruh sağlığı hastalıklarına ve tedavilerine daha fazla önem verilmeli'' diye konuştu.
    - sonkartal, 2 years ago
  • Yazdan kışa geçiş psikoloji bozuyor




    Yapılan araştırmalar, depresyon tanısıyla tedavi gören hastaların yüzde 65'inin sonbahar ve ilkbahar aylarında psikiyatri kliniklerine başvurduğunu gösteriyor. Dr. Zafer Atasoy, güneş ışınlarının azaldığı ve tatilin bittiği sonbahar mevsiminin insan psikolojisini olumsuz etkilediğini söylüyor. Bu dönemde insanın içinden hiçbir şey yapmak gelmediğini ifade eden psikiyatri uzmanı Atasoy, özellikle çocukların, gençlerin ve yaşlıların dikkatli olması gerektiğini kaydediyor. Depresyonun günümüzün en yaygın hastalıklarından biri olduğunu anlatan Atasoy, en büyük sıkıntının yazdan sonbahara geçişte yaşandığını belirtiyor. Azalan güneş enerjisinin beyin yapısını olumsuz etkilediğini ifade eden Atasoy, "Bu döneme uyum için daha fazla çaba sergilemek gerekiyor. Özellikle uyum becerileri yeterince gelişmemiş ya da çabuk etkilenen bebekler, çocuklar, gençler ve yaşlılar risk altında.'' diyor. Yaz tatilinin sona ermesi de hastalık şikâyetlerini artırıyor. Yoğun iş temposu ve okula ayak uyduramayan birçok insan, psikolojik rahatsızlık geçirmeye daha müsait hale geliyor. Ayrıca sonbaharın gelmesiyle duyguları dengeleyen melatonin hormonunun normalin üzerinde salgılanması, kişinin gün içerisinde ruh durumunun değişmesine neden oluyor. Psikiyatrist Zafer Atasoy, bu dönemde ortaya çıkan belirtileri şöyle sıralıyor: "Göreceli olarak duygusal cevaplarda şiddetlenme, kendini huzursuz hissetme, iştahta oynamalar, uyku düzensizlikleri, çalışma ve verimde düşüş.'' Mevsim depresyonu 17-25 yaş grubunda daha sık görülüyor. Bu dönemde bazı kişiler kendilerini güçlü, güzel, özel yeteneklere sahip hissedebiliyor, bu nedenle de kendisine ve çevresine zarar verebiliyor. Her şeye gülüp, kimseyi umursamadan şarkılar söyleyip oyunlar oynayan kişiler, birdenbire yerinde duramayacak şekilde gergin, hayattan nefret eden ruh durumuna girebiliyor. Sonbaharda intihar olaylarında da artış gözleniyor. Depresyondan korunmanın yolları: Uyku düzeninize dikkat edin. Dengeli ve yeterli beslenin. Hafif ve sulu gıdalar tüketin. Kafeinli içecekler yerine bitki çayları için. Ilık suyla banyo yapın. Yürüyüş ve egzersiz yapmayı ihmal etmeyin. Pozitif enerji alabildiğiniz insanlarla birlikte olun. Kalabalık ve karanlık ortamlardan kaçının. Fırsat buldukça güneş ışığından yararlanın.
    - sonkartal, 2 years ago
  • Kadınlar daha fazla kabus görüyor



    İngiltere’de yapılan bir araştırma, kadınların erkeklerden daha çok kabus ve duygusal rüyalar gördüğünü ortaya koydu.

    170 gönüllü üzerinde yapılan araştırmada, yakın zamanda gördükleri rüyaları anlatmaları istenen deneklerden erkeklerin yüzde 19’u, kadınların ise yüzde 30’u kabus gördüğünü söyledi.

    Başka bir araştırma da, erkeklerin kadınlara nazaran daha rahat bir uyku çektiklerini gösterdi.

    Kadınlardaki bu olumsuzluklara tek neden olarak, adet dönemlerinde vücut ısısındaki değişiklik gösterildi.

    Edinburgh Uyku Merkezi Müdürü doktor Chris İdzikowski ise araştırmanın sonuçlarına şaşırmadığını belirterek, bu araştırmadan kadınların daha fazla kabus gördükleri mi yoksa bu kabusları daha iyi hatırladıkları mı sonucunun çıkarılması gerektiğine dikkat çekti.
    - sonkartal, 2 years ago
  • Rüyalar renkli mi siyah beyaz mı?





    Çok ilginç bir araştırma yapıldı. Araştırmaya katılanlar siyah beyaz ve renkli tv seyircileri...


    Yapılan bir araştırmada, siyah-beyaz televizyon döneminde büyüyenlerin, rüyalarını da siyah-beyaz gördükleri belirlendi.

    Araştırma, siyah-beyaz filmler ve televizyon seyrederek büyüyen 55 yaş üzerindekilerden oluşan bir grup ile renkli televizyon ve film döneminde büyüyen 25 yaşın altındaki bir grupla yapıldı.

    Araştırmaya göre, birinci grubun rüyalarını da "renksiz" görme olasılıkları artıyor. Renkli televizyon ve filmler seyrederek büyüyen ikinci gruptakiler ise renkli rüyalar görmeye daha meyilli.

    Araştırmayı kaleme alanlar, araştırmalarının rüyaların renkli mi, renksiz mi olduğuna dair on yıllardır yapılan tartışmaya da son vermesi gerektiğini söyledi.

    20. yüzyılın ilk yarısında yapılan araştırmalarda, rüyaların çoğunun siyah-beyaz olduğu iddia edilmişti. 1960'larda ve daha sonra yapılan çalışmalardaysa, rüyaların yüzde 80'inde biraz renk bulunduğu öne sürülmüştü.

    Bu dönemin siyah-beyaz televizyondan renkliye geçiş dönemi olduğundan hareketle, televizyonun rüyaları etkilediği sonucu çıkarıldı. Ancak çeşitli araştırmalar arasındaki farklılık, araştırmacıları kesin sonuçlar ortaya koymaktan alıkoydu.

    Dundee Üniversitesinden Eva Murzyn'in yaptığı son araştırmada, yarısı 25 yaşın altında yarısı 55 yaşın üstünde 60 kişiye rüyalarının rengi ve çocukluklarında film ve TV seyretme alışkanlıklarıyla ilgili sorular soruldu.

    Verilerin analizi sonucunda, 25 yaş altındakilerin yüzde 5'inden azının rüyalarının siyah-beyaz olduğu, çocukluklarında renkli TV ve film izleyebilme olanağı bulanların da sadece yüzde 7,3'ünün siyah-beyaz rüya gördüğü ortaya çıktı.

    Çocukluklarında siyah-beyaz filmler seyredenlerinse daha ziyade siyah-beyaz rüya gördükleri belirlendi.

    Murzyn, "Çocukluğumuzda, seyredilen filmlerin rüyaların oluşumunda önemli etkisinin olduğu kritik bir dönem olabilir" dedi.

    Ancak Murzyn, filmlere maruz kalınmasının sonucu olarak, beynin, uyanıldığında rüyaları bir şekilde yeniden oluşturup oluşturmadığını bilmenin imkansız olduğunu söyledi.
    - sonkartal, a year ago
  • Kokular Rüyaları Etkileyebilir!


    Almanya’da Mannheim Üniversite Hastanesi’nde görevli bilim adamı Boris Stuck’un yaptığı araştırma, uykuda rüya görme esnasında belirli kokulara maruz bırakılan kişilerin rüyalarının bu kokulardan etkilendiğini gösterdiğini söyledi.








    ANKARA - Araştırma çerçevesinde 15 kişinin, rüyaların görüldüğü REM uykusuna girdiklerinde, 10 saniye boyunca yoğun gül ve çürük yumurta kokularına maruz bırakıldıkları belirtildi.

    Bundan bir dakika sonra uyandırılan deneklere rüyalarıyla ilgili sorular sorulduğu, gül kokusuna maruz bırakılanların hepsinin güzel, çürük yumurta kokusuna maruz bırakılanların çoğunun ise kötü rüyalar gördüklerini söyledikleri kaydedildi.

    Stuck, kokuların, rüyaların “duygusal renkliliğini” etkilediğini ifade ederken, araştırmayı yürüten ekibin, sürekli kabus gören insanların kokular kullanılarak güzel rüyalar görmesinin sağlanıp sağlanamayacağı üzerinde çalışma yapacağı bildirildi.
    - sonkartal, a year ago
  • Yalnızlık üşütüyor! !






    Yalnızlık hissinin, kişinin üşümesine neden olduğu bildirildi.


    Toronto Üniversitesinde görevli psikologların yaptığı iki araştırma, kendilerini dışlanmış hisseden kişilerin, bir odayı, herhangi bir dışlanma hissi olmayanlara kıyasla daha soğuk bulduğunu gösterdi.

    Söz konusu araştırmalar çerçevesinde 65 öğrenci iki gruba ayrıldı. İlk gruba sosyal açıdan dışlanmaları veya kendilerini yalnız hissetmeleri, diğer gruba ise sosyal ortamda kabul görmeleriyle ilgili deneyimleri anımsatıldı.

    Daha sonra her iki gruptaki öğrencilere, deneyimlerini yaşadıkları odanın sıcaklığı soruldu. Odanın sıcaklığına 12 ila 40 derece arasında yanıtlar veren deneklerden düşük ısı rakamını verenlerin kendilerini dışlanmış hissedenler olduğu görüldü.

    İkinci araştırma çerçevesinde 52 öğrenciden, bilgisayarda bir top oyunu oynamaları istendi. Oyunda öğrencilerden bazılarına birçok kez top atılırken, bazıları devre dışı bırakıldı. Daha sonra katılımcılardan, sıcak kahve, kraker, soğuk içecek, bir elma ya da sıcak çorbadan hangisini en çok istedikleri soruldu.

    Oyunda devre dışı bırakılan katılımcıların sıcak çorba ya da kahveyi diğerlerine oranla daha fazla tercih ettikleri gözlendi.

    Araştırmacılar, bu kişilerin sıcak içecek ve yiyeceklere yönelmesini, dışlanma nedeniyle doğan üşüme hissinin sonucu olarak yorumladı.

    Psychological Science dergisinde yayımlanan araştırmanın yazarı Doktor Chen-Bo Zhong, "Sosyal dışlanmışlık deneyiminin tam anlamıyla üşüttüğünü keşfettik" dedi.


    STAR
    - sonkartal, a year ago
  • Mutluluğun yakalandığı yaş








    Mutluluğun yakalandığı yaş belli oldu. Tahminlerin aksine 20'li yaşlar değil...



    İnsanların genel olarak mutluluğu 60-70 yaşında yakaladığı bildirildi. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü'nün (Insee) Fransa'da yaptığı araştırma, kişilerin hayatından en fazla memnun olduğu dönemin 60-70 yaş olduğunu ortaya koydu.

    İlk kez yayımlanan "mutluluk eğrisi", 20 yaşından itibaren mutluluğun yavaş yavaş azalmaya başladığını, 40'lı yaşlardaysa en az seviyeye düştüğünü gösterdi.
    Yaşlandıkça kişiliğin oturması, belirlenen hedeflerin azalması ve ulaşmanın kolay olduğu hedefler seçilmesiyle 50'li yaşlarda mutluluğun artmaya başladığı belirtildi.

    Insee'nin ekonomi bölümünden Vincent Marcus, Fransa'da 1975'ten bu yana her yıl, nesil farkı ve rastlantı etkenlerini ortadan kaldırmak için aynı soruyu (hayatınızdan memnun musunuz) sorduklarını belirterek, 20'li yaşlarda kişilerin aklında bazı belirsizliklerin bulunduğunu ancak gelecek konusunda umutlu olduklarını, orta yaşlarda kişiliğin oturduğunu ve para kazanmaya başlanıldığını ifade etti. Ancak paranın mutluluk getirmediğinin görüldüğünü söyleyen Marcus, gelir düzeyinin en iyi olduğu dönem olmasına rağmen 40'lı yaşlarda moralin iyice bozulduğu örneğini verdi.

    60-70 yaşında iş ve aile planlarının sona erdiğini, bunun da bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Marcus, 70 yaşından sonraysa eşin kaybedilmesi ya da bazı hastalıkların ortaya çıkmasıyla mutlululuğun tekrar azaldığını belirtti.


    HÜRRİYET
    - sonkartal, a year ago
  • Dejavu''nun sırrı çözüldü






    Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamış veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu 'dejavu'nün, beynin bellek bölgesiyle ilgili olduğu ortaya çıktı. İnsanların yaşamadıkları, hayali olayları nasıl yaşamış gibi hissettiklerini bulmak için nörologlar, sağlıklı gönüllülerin beyinlerinin MR'larını çekti. MR sırasında, araştırmaya katılanların, çok emin olarak hatırladıkları konularda beynin yan altında bulunan, bir olayın çok belirgin ve somut birçok ayrıntısını hafızalayan lobdaki beyin faaliyetinde artış olduğu belirlendi. Katılımcıların emin olduklarını söyledikleri, ancak hayali olduğu belirlenen olayları düşündükleri sırada, beynin üst bölgesinde bulunan ve ayrıntısız biçimde olayların yalnızca anafikrini belleğe alan bölgenin daha etkin olduğu gözlendi. Öncelikle bu bölümdeki anılarını düşünen kişilerin yanlızca kimi olayların genel hatlarını hatırlayabildikleri ve yanılabilecekleri ortaya çıktı. Duke Üniversitesi'nden nörolog Dr. Roberto Cabeza, insan belleğinin bilgisayarınkine benzemediğini belirterek, insanların sık sık, yaşanmamış olsa bile kimi olayları geçmişte yaşadıklarını sanabildiklerini söyledi. Cabeza, bu araştırmanın Alzheimer hastalığının erken tanısında yararlı olabileceğini bildirdi. Daha önceki araştırmalar, yaşlanıldığında beynin genellikle kesin olayları hatırlama özelliğini genel izlenimleri hatırlamaktan daha hızlı yitirdiğini göstermişti.Araştırma, Journal of Neurosciences adlı dergide yayımlandı.
    - sonkartal, a year ago
  • Sonbahar depresyonunun en iyi ilacı, ışık







    Yoğun iş temposu, okulların açılması derken birçok kişinin kapısını çalan sonbahar depresyonuna karşı en iyi ilacın gün ışığı ve güzel bir hava olduğu belirtildi.
    Sıcak yaz günleri geride kalırken, sonbaharın gelmesiyle günlerin kısaldığını, güneş ışınlarının azaldığını belirten Psikolog Dr. Sema Bengi Gürkan, bu durumun birçok insanın ruh halini olumsuz etkileyip, uykulu ve yorgun yaptığını söyledi. Çoğu zaman 10- 12 saat uyunduğu halde bedenin zinde olmadığını, kişinin dinlenememekten yakındığını belirten Dr. Gürkan, güneş ışığından yoksun kalmanın vücudun biyolojik saatini bozduğunu ve insanların yaşamdan zevk almaz hale geldiğini, bu belirtilerle ortaya çıkan ‘sonbahar depresyonu’nun çözümsüz olmadığını kaydetti. Dr. Puslu, kararsız ve kapalı gökyüzünün etkisiyle mevsimsel olarak sonbahar depresyonunun diğer mevsimlere göre yüzde 60 arttığını vurgulayan Dr. Gürkan, şöyle dedi:

    “Sonbahar depresyonunun en iyi ilacı, ışıklı ortamlarda bulunmak ve güneşli, açık havalardan yararlanıp yürüyüş yapmaktır. Özellikle, kuruyemiş gibi enerji veren gıdaların tüketilmesi depresyon tehlikesini düşürüyor. Eğer depresyon ilerlemiş durumdaysa ve kişi kendini daha kötü hissediyorsa, hemen bir yardım almalı. Aksi taktirde düzelmesi oldukça zor olan sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Havaların soğumasıyla vücutta bazı metabolik değişiklikler de başlıyor. Günlük enerji, vitamin ve mineral gereksinimimizde artış oluyor. Vücut, C vitamini takviyesine ihtiyaç duyuyor. Yeşil sebzeler, turunçgiller, domates, patates ve kuşburnu bol bol C vitamini içerdikleri için, bunları tüketerek vücudunuzu kuvvetlendirebilirsiniz.”


    KEYFİNİZ KAÇMASIN


    Dr. Gürkan, ayrıca, küçük değişiklikler sayesinde de kış depresyonunun önüne geçilebileceğini aktardı, şöyle devam etti:

    “Evinizde perdeleri açın. Böylece içeriye mümkün olduğunca gün ışığının girmesini sağlayabiliriz. Renkli kıyafetler giyin, turuncu, açık yeşil, sarı gibi renkler hem içinizi ısıtır, hem de neşelenmenizi sağlar. Hareketli müzik dinleyin, sabahları uyandığınızda hemen radyonuzu açın. Hareketli şarkılar çalan bir istasyonu seçin ve müziklere eşlik ederek güne hazırlanın. Masanıza renk katın, işyerindeki masanızda koyu renk ne varsa kaldırın. Masanızı renkli eşyalarla süslemeye özen gösterin. Hatta kullandığınız kalemlerin ve defterinizin bile renkli olmasına dikkat edin. Yeteneklerinizi keşfedin, örgü örmek, takı tasarlamak, mum ya da seramik yapmak, ilgi alanlarınız doğrultusunda kendinize bir hobi edinebilir ve canınızın sıkkın olduğu zamanlarda kafanızı dağıtabilirsiniz. Abur cubur partisi yapın. Evinizi baştan yaratın.”



    MİLLİYET
    - sonkartal, a year ago
  • Öğretmen ile öğrenci ilişkisi stres seviyesini etkiliyor







    ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişki, gencin stres hormonu kortizolun seviyesini etkiliyor.


    Washington Eyalet, Auburn ve Pennsylvania eyalet üniversitelerinden araştırmacılar, insanlardaki stres hormonunun sabah erken saatlerde en yüksek seviyede olduğunu, gün boyunca bu seviyenin giderek düştüğünü belirtti.

    Araştırmalarında, 10 kişilik bir sınıfta kortizol oranının sabahtan akşama giderek azaldığını gören uzmanlar, 20 kişilik bir sınıfta ise gün boyunca daha fazla kortizol artışı belirledi.

    Araştırmada, öğretmenleriyle daha yakın ilişkileri bulunan çocuklarda kortizol oranının sabahtan öğleye daha büyük artış gösterirken, öğretmenleriyle daha ihtilaflı ilişkileri bulunan çocukların kortizol oranının, özellikle öğretmenleriyle bire bir ilişkilerde neredeyse patlama yaptığı görüldü.

    Araştırmanın başında yer alan Washington Eyalet Üniversitesinden Jared A. Lisonbee, bu alışılmadık kortizol seviyesi artışının potansiyel bir endişe kaynağı olabileceğini, zira uzun dönemde veya sık yükselmelerin tansiyon ve kan şekerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

    Araştırma, Child Development (Çocuk Gelişimi) dergisinde yayımlandı.



    AA

    GAZETEPORT
    - sonkartal, a year ago
  • Kişilik KANDA GİZLİ






    Kan gruplarıyla kişilikler arasında bir bağ olduğu saptandı.


    Kan Grubuna Göre Diyet' kitabının yazarı Dr. Peter J. Dadomo'un yaptığı araştırmalar sonucunda, kişilerin kan grupları ile kişilikleri arasında bir bağ bulunduğu ortaya çıktı.

    Dr. Dadamo'un araştırmalarına göre, kan grubu A olan kimseler uyumlu bir kişilik sergilerken, 0 kan grubuna dahil kişiler hayatı bir melodi gibi yaşıyorlar. B kan grubu insanı akılcılığıyla ön plana çıkarken, AB ise diğer 3 karakterin birçok özelliğini kendinde taşıyor. Dr. Dadamo, kan gruplarının oluşumunu ise şöyle açıklıyor:

    - 0 grubunun oluşumu: İnsanın gıda zincirinin en tepesine yükselmesi.


    - A grubunun oluşumu: Avcı-toplayıcılıktan daha evcil tarım kökenli bir hayata geçilmesi.


    - B grubunun oluşumu: Afrika'dan Asya, Avrupa ve Amerika'ya göçlerin ve karışıp birleşmelerin oluşması.


    - AB grubunun oluşumu: Ayrı toplumların bir araya gelip, karışması nedeniyle oluşan çağdaş karışım.


    Kan grubuna göre insanın kişilik özellikleri ise şöyle:



    A GRUBU: ARAŞTIRMACI


    A grubu insanı duyarlı ve uyumlu bir kişiliğe sahiptir. Araştırmayı sever, gelişime ve değişime hemen ayak uydurur. Bu grup içinde yer alanlar, duyan, hisseden, sürekli olarak araştıran kişilerdir. Çevrelerindeki kişilerle sıkı ilişkiler kurmayı severler. Dış dünyadaki tüm değişikliklere karşı duyarlıdırlar.

    Ancak bu aşırı duyarlılıkları, çevrelerinde büyük uyum güçlüğüne düştüklerinde onların geriye doğru kaçmalarına ve içlerine kapanmalarına neden olur.


    B GRUBU: OTORİTER


    En önemli özellikleri mantık ve iradenin duygularından önce gelmesidir. Çevrelerine egemen olmak ve etraflarındaki herkesi yönetmek isterler.

    Gözüpek, inatçı, otoriter ve serttirler. Bu karaktere sahip bulunanların tipi, asker, uzman ve danışmandır. Davranışlarında akılcı, sistemli, düzenli ve iradelidirler. Başkalarının tepki ve eğilimlerini dikkate almaksızın, kendi düşünce ve kararları doğrultusunda ilerler.


    0 GRUBU: NEŞELİ


    Yaşamın tadını çıkaran, dünya nimetlerinden yararlanan kişilerdir. Yani hayatı bir melodi gibi yaşarlar. Ortama çabuk adapte olur, herkesle iyi anlaşırlar. Uç fikirlere eğilim göstermezler. Amaçlarına çok da zorlanmadan ulaşırlar. Başarılarındaki en büyük etken dış dünya ile yakaladıkları mükemmel uyumdur. Bu engin uyum düzeni içinde, önlerine sunulan olanaklardan rahatlıkla yararlanırlar.


    AB GRUBU: KAPRİSLİ


    AB kan grubundan olan kişiler karmaşık bir yapıya sahiptirler. Diğer üç karakterin özelliklerinin birçoğunu karışık bir halde bu gruptaki insanlarda görmek mümkündür. Bundan dolayıdır ki çelişen, kaprisli ve tutarsız bir kişilik sergilemeleri doğaldır. Bunların yanında çevrelerine çok önem verirler. Mantıklı düşünebilmeleri, sosyal tutum ve yargıları önemsemeleri onları başarıya götüren en önemli etkendir.



    BUGÜN
    - sonkartal, a year ago
  • Önemli Kararlar Ne Zaman Alınmalı?






    Mutsuz olduğunuzda sadece elinizde ne olduğunu, mutlu olduğunuzda ise gelecekle ilgili fırsatları görürsünüz. Bu bir mantra değil. Chicago Üniversitesi Psikiyatristi Aparna A. Labroo ve Georgia Üniversitesi Psikiyatristi Vanessa M. Patricky, yaptıkları bir araştırmada insanların içinde bulundukları durumun onların kararlarını nasıl etkilediğini belirledi.


    Ruh hali deneyimleri


    Psikiyatrist Labroo ve Patrick, kolej öğrencileri üzerinde iyi ve kötü ruh halinin onların kararlarını nasıl etkilediğini ve bakış açılarının ne olduğunu araştırdı. İlk adımda kolek öğrencilerine 10 tane iş listesi verildi. Listedeki işlerin yanına gülümseme ve asık surat işaretleri koymaları istendi. Belirtilen işaretlere göre kişiler gruplandırıldı. Onları mutlu ve mutsuz eden işler verildi. Bu sırada sınavın neden gerekli olduğu ve yaşamlarını nasıl etkilediği soruldu. Mutlu olanlar gelecekteki akademik kariyerleri için sınavın önemli olduğunu belirtirken, mutsuz olanlar neden sınav yapıldığını sorguladı.


    Mutsuzken karar vermeye çalışmayın


    Araştırma sonucunda insanların mutlu ya da mutsuz olmalarına göre olaylara olumlu ya da olumsuz yaklaştığı, mutsuz olanların o ana göre değerlendirme yaptıkları, mutlu olanların geleceği düşünerek değerlendirme yaptıkları görüldü. Psikiyatrist Labroo ve Patrick, "insanlar içinde bulundukları durumu daha iyi değerlendirmek için anın dışına çıkıp resmin bütününü görerek olaylara pozitif bakmalılar. Negatif ruh hali ise gelecekle ilgili fırsatları görmeyi engelliyor, olumsuz kararlar alınmasına neden olabiliyor. Gelecekle ilgili kararlar alırken mutlu olduğunuz zamanları tercih edin" diye belirtti.
    - sonkartal, a year ago
  • İnsan beyni nasıl seçim yapıyor?







    Beyin seçim yaparken anlık keyif ile uzun vadeli mantıklı karar arasında gidip geliyor. Mantıklı kararı seçebilmek için anlık zevkin bastırılması gerekiyor.


    Bilim insanları, beyinde kişi seçim yaparken devreye giren yeni bölümler keşfetti. Deneyde kişiler iki seçenek arasında seçim yapıyor, bunlardan biri mevcut durumda yararı bilinen bir seçenek, diğeri ise yeni henüz bilinmeyen ve potansiyeli olan bir seçenek. Araştırmaya göre, beyin uzun vadeli seçeneği seçebilmesi için kısa vadeli hazır yarardan vazgeçmesi gerekiyor.


    Araştırmada deneklere kumar makinelerinde şans oyunları oynatıldı. Makinelerin ödül şemaları, her bir seferde değişecek şekilde ayarlandı. Oyun sonunda 14 deneğin 11"i arada sırada farklı makineyi deneyerek, acaba diğerinin daha iyi kazandırıp kazandırmayacağa baktıklarını ifade etti. Denekler, mevcut makinede iyi kazandığını düşündüğünde eldeki makineyi değiştirmiyor, bir başka makineye ancak mevcut makinede az kazandığını düşündüğünde geçiyor.


    Denekler mevcut bir makinede şansını denerken, beyinde alnın hemen arkasındaki mantık işlerini gören bölge aktif hale geliyor. Daha yüksek kazancın peşinden giderken ise, beynin daha derinindeki keyif ve mükafat merkezleri aktif hale geliyor.


    BİRAZ BEKLERSEN MÜKAFAT ARTAR


    Araştırmayı yürüten University College London profesörü Nathaniel Daw, yeni bir seçim yaparken kişinin risklerine karşı getirilerini tarttığını ve bunun mantık merkezi ile mükafat merkezi arasında bir çatışma yarattığını belirtiyor. Dr. Daw"a göre seçim sırasında beyin kendine şu soruyu soruyor; “Şimdi az bir ödülle yetinmek yerine bekleyip, daha yüksek bir ödül almak daha mı iyi?”


    Örneğin, şimdi tek bir kurabiye yemek anlık zevki artırıyor, ancak biraz bekleyip iki kurabiye yemek daha mantıklı. “Dolayısıyla” diyor Dr. Daw, “Beyin, tatlı bir opsiyondan feragat edip, gelecekte daha iyisini kazanma alternatifini seçebiliyor, ancak bunun için anlık keyif içgüdüsünü bastırması gerekiyor.
    - sonkartal, a year ago
  • Genlerde kızgınlığa sebep olan hormon bulundu





    Bilim adamları ergenlik andaki genlerin öfkeli, aksi ve kaba tavırlar takınmasında sebep olan hormonu keşfetti.Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, Nrokinin B adlı peptit ergenlik döneminde devreye giriyor ve büyüme andakilerde görülen pişmanlık, endişe ve öfke duygularına sebep olan hormonsal dalgalanmaya sebep oluyor. Herald Sun'da yer alan bilgilere göre, henüz ergenliğe adım atmam çocukların bulunduğu bazı Türk ailelerin DNA'lar incelendi ve elde edilen bulgular sayesinde Nrokinin B'nin ergenlerde görülen garip davranışlardan sorumlu olduğu belirlendi.

    Yapılan bir başka araştırma tam gelişmemiş ergen beyninin yapılan hareketin başkalarını nasıl etkileyeceğini tam kavrayamadığını ve ergenlerin empati kurmakta zorlandığını ortaya koymuştu. Büyüme andakilerde girilen aksilik ve karamsarlığın arkasında biyolojik etkenlerin olduğu öne sürülmüştü.
    - sonkartal, a year ago
  • Yüksek IQ alkolik yapıyor





    Dünyaca ünlü birçok başarılı isimin ortak noktası olan alkol IQ ile doğru orantılı..

    Ünlü korku hikayeleri yazarı Edgar Allen Poe, romancı Ernest Hemingway, Beethoven, Van Gogh, Picasso… Tarihe damgasını vuran bütün bu ünlü isimlerin ortak noktası dahice işlere imza atmış ve bir fark yaratarak insanlığı etkilemiş olmaları. Ama bir ortak özellikleri daha var, hepsinin içkiyle de fazlasıyla haşır neşir, hatta alkolik olması. Belki sıra dışı, uyumsuz ya da mutsuz oldukları için içiyorlardı; belki de fazla zeki oldukları için! Geçen ay bilim ve sağlık dergisi American Journal of Public Health’te (Amerikan Halk Sağlığı Dergisi) yayınlanan bir araştırma yüksek zeka ile alkol tüketimi arasında sağlam bir bağ olduğunu ortaya koydu. Buna göre insanlarda IQ ne kadar yüksek olursa alkole eğilim ve alkol tüketimi de o kadar fazla oluyor. Yani zeki insanlar daha çok içiyor!


    ZEKA ARTTIKÇA İÇKİ DE ARTIYOR

    İskoçya’daki Glasgow Üniversitesi’nde Dr. G. David Batty önderliğinde yapılan araştırma hayli kapsamlı. Zira Dr. Batty ve ekibi 1970 yılında doğan 8 bin 710 erkek ve kız çocuğunu takibe aldı. Bu çocuklara 10 yaşına geldiklerinde bir IQ testi uygulanarak zihinsel yetenekleri belirlendi. 30 yaşına geldiklerindeyse zekanın insanların sağlığına nasıl bir etkisi olduğunu anlamak amacıyla bilim adamları bu 8 bin 170 kişiyi yeniden değerlendirdi. Elde edilen sonuçlar ise şöyleydi: Bu grup içinde IQ’su diğerlerine göre daha yüksek olanlar 30 yaşında daha az sigara içen, daha sağlıklı beslenen ve daha çok spor yapan kişiler olmuşlardı. Ancak yüksek IQ ile bağlantılı olarak ortaya çıkan bir olumsuz veri de vardı. Araştırma 10 yaşında iken IQ testinde zeki olarak öne çıkan çocukların 30’lu yaşlara eriştiklerinde alkol kullanmaya daha yatkın olduklarını ortaya koyuyordu.

    Araştırmalarını bu yönde yoğunlaştıran Dr. Batty zeka ile alkol bağlantısı konusunda çok daha ilginç sonuçlara ulaştı. Buna göre IQ’su yüksek olanlar diğerlerinden daha çok ve daha sık alkol tüketiyor, çok daha fazla alkol bağımlılığı geliştiriyor, alkolle ilgili sağlık sorunlarını daha çok yaşıyor. Daha çarpıcı olan ise zeka ne kadar artarsa alkol kullanımının da o derece artması! Zira araştırmada hemen her gün içki içtiğini söyleyenler grupta en yüksek zeka katsayısına sahip olanlar, hiç alkol kullanmadığını söyleyenler ise grupta en düşük IQ seviyesine sahip olanlar. Araştırmacılar IQ seviyesindeki her 15 puanlık artışta erkeklerde alkol kullanımının 1,17 kat, kadınlarda ise 1,38 kat arttığını da ekliyor.

    Dr. Batty bu rakamlar ışığında zeki kadınlarda alkol kullanmaya yatkınlık oranının erkeklere göre daha yüksek olduğuna da dikkat çekiyor. Uzmanlar zeki insanların daha çok içmesini daha karmaşık ve stresli işlerde çalışmaları ve yüksek zekaları yüzünden topluma uyum sağlamakta zorlanmaları gibi sebeplerle açıklıyor. Bütün bunlara erkek egemen dünyada kadın olma zorluğu da eklenirse, neden zeki kadınların rahatlamak için erkeklerden daha çok içkiye ihtiyaç duyduklarını anlamak da pek zor olmayacaktır.
    - sonkartal, a year ago
  • Para beyin dostu çıktı





    Yapılan araştırma paranın insan beyni üzerindeki etkisini ortaya çıkardı. Sonuç çok ilginç.

    Çizgi-roman kahramanlarının gözlerindeki dolar işaretleri gerçek oldu. ABD’de yapılan bir araştırma, insan beyninin parayı düşününce ‘parladığını’ ortaya çıkardı.

    California Üniversitesi bilim adamları tarafından yapılan araştırma, ‘para’ ile ilgili düşüncelerin beynin ışık ve cisimleri algılayan bölgelerini harekete geçirdiğini ortaya çıkardı.

    Bilim adamlarınca gönüllü deneklere yeşil ve kırmızı gibi değişik renklerdeki hedeflerden birini seçmeleri istenirken, cisimlere 10 sent ve 10 dolar gibi değişik para değerleri verildi. 10 dolarlık hedefleri seçerek para kazananların ikinci turda da aynı cisimleri öncelikli olarak algıladıkları ve bu esnada beynin ‘görselleri’ algılayıcı bölgesinde hareketlilik olduğu anlaşıldı.
    Deney sırasında beyin aktivitelerini taramak için kullanılan mönitörde beynin karar mekanizması olarak kullanılan kısmının parlamaya başladığı da gözlemlendi.
    - sonkartal, 11 months ago
  • Ritalin ilacına dikkat



    ABD'de yapılan bir araştırma, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna (ADHD) karşı yaygın bir kullanımı olan Ritalin isimli ilacın, okul çağı öncesi çocuklarda kullanılmaması gerektiğine dikkat çekti. ABD hükümeti tarafından yürütülen çalışma, uyarıcı ilacın ciddi seviyede ADHD sorunu olan çocuklarda faydalı olduğunu ancak altı yaşından küçük çocuklarda yan etki doğurabileceğini, bu nedenle Ritalin kullanan küçük çocukların gözlem altında tutulmasının şart olduğuna dikkat çekiyor.

    Tavandaki vantilatörden sallanma, kaydıraktan atlama, ateşle oynama gibi davranışların da dahil olduğu, ciddi seviyede dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gösteren çocukların üzerinde yapılan çalışmanın sonucunda, çocukların yüzde 40'ında yan etkiler görülürken, yüzde 11'i kilo kaybı, büyümenin yavaşlaması, asabiyet ve uykusuzluk gibi problemler yüzünden çalışmadan çıkarıldı. Araştırmacılar, ilacın düşük dozda kullanımının verdiği faydanın, küçük çocuklar için yarattığı riskten yüksek olduğunu düşünüyor.
    Balıklı Rum Hastanesi Anatolia Klinikleri Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölüm Başkanı Uzm. Dr. Gökhan Odabaşıoğlu, Ritalin'in özellikle dikkat eksikliğinde, ihtiyaç duyulduğu takdirde kullanılması gerektiğini açıkladı ve şu sözlerle devam etti: "Ritalin, düzgün bir şekilde kullanılırsa faydalıdır. İlacın iştahsızlık, uykusuzluk gibi etkileri görülebilir. Ancak ADHD sorunu olan çocuklarda dikkatli bir şekilde kullanıldığında faydalı olduğunu da unutmamak gerekir." Türkiye'deki çocuk nüfusunun yüzde 5 ila 7'si arasındaki bir oranda hiperaktiviteye rastlandığını söyleyen Odabaşıoğlu, Ritalin'in altı yaş öncesi çocuklarda kullanılması konusuna ise soru işaretleriyle bakılması gerektiğini vurguladı. Odabaşıoğlu, ilacın Türkiye'de kullanımının, hiperaktif çocuk sayısıyla kıyaslandığında, ihtiyacın altında olduğunu ve birçok hiperaktif çocuğun ihtiyacı olduğu halde kullanamadığını belirtti.


    Yeditepe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ABD Dalı Başkanı Prof. Dr. Bengi Semerci ise Ritalin ve 'methylphenidate' içeren diğer ilaçların, altı yaş altındaki çocuklarda, iştah azalması ve büyüme üzerinde olumsuz etki yaratması nedeniyle, çok mecbur kalınmadıkça kullanılmadığını açıkladı.
    - sonkartal, 10 months ago
  • Kaynak:http://www.msxlabs.org/forum/psikoloji-ve-psikiyatri/99447-psikoloji-ve-psikiyatri-ile-ilgili-haberler-13.html
    - sonkartal, 9 months ago
  • Arkadaşlar sizlerde :
    Gerek forum siteleri ,gerek haber siteleri ve yahutta yazılı ve görsel basın aracılığı ile günümüze ve geçmişe ait yayınlanmış olan, psikoloji yada psikiyatri ile ilgili haberleri yada makaleleri bu bölümde paylaşabilirsiniz.
    - sonkartal, 8 months ago
  • İnsan hakları savunucuları, PSİKOLOJİK TEDAVİYE KARŞILAR: Bizim psikolojimizi RAHAT bırakın


    İnsan hakkı savunanlar, psikolojik tedavinin bir İŞKENCE olduğunu iddia ediyorlar:


    PSİKOLOJİK TEDAVİ YÖNTEMLERİ, RUS İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI TARAFINDAN PROTESTO EDİLDİ

    Psikolojik tedavinin insan haklarını ihlal ettiğini savunan Rus insan hakları savunucuları, Moskova'da düzenledikleri sergide, psikolojik tedavi yöntemlerinin acı sonuçlarını fotoğraf ve film gösterileriyle vatandaşların izlenime sundu. İnsan Hakları Vatandaş Komisyonu Örgütü tarafından Moskova'daki Jeoloji Müzesi'nde düzenlenen "Psikolojik tedavi; ölüm endüstrisi" sergisinde tecavüz ve dolandırıcılık, okul çocuklarına psikolojik tedavi amaçlı ilaçların verilmesi, sanat adamlarının
    psikolojik tedaviye tabii tutulması, şiddetin kaynakları, ırkçılığın teşviki, Sovyetler Birliği'nde psikolojik tedavi sistemi, elektroşok ve psikoloji cerrahiye, kar amacıyla psikolojik ilaçların yaygınlaşması gibi konuları içeren fotoğraflar ve belgesel filmler, vatandaşlar tarafından büyük ilgi gördü. Benzeri Rusya'da ilk kez düzenlenmekte olan sergiye ağırlıklı olarak üniversite öğrencileri büyük ilgi gösterirken, dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve eski Sovyetler Birliği'ndeki psikolojik tedavi
    sistemlerini yansıtan eserler büyük merakla izlendi. Sergi organizatörü Sofya Darinskaya, "Son 39 yıldan beri dünyanın değişik coğrafyalarında psikolojik tedavi yöntemlerinin sonuçları konusunda deliller toplamaktayız. Psikolojik tedavinin tıpla her hangi bir ilişkisi olmadığını söylüyoruz. Bunun tıbbi bir tedavi olduğuna dair hiç bir bilimsel kanıt yok. İnsan katliamı, şiddet anlamına gelen psikolojik tedavi insan haklarına aykırıdır. Maalesef Rusya'da psikoloji uzmanları hayatımızın her alanına karışmış
    durumdalar. Okulda ve işte psikolojik işkenceye tabii tutulmaktayız. Rusya'da genç kızlar "ruh hastası" gibi saçma bir diyagnoz ile kısırlaştırılmaktadır. Halbuki bunu yapan psikoloji uzmanlarının halen yargıya sevk edilmemeleri çok üzücü" şeklinde konuştu. Lyudmila Klimova isimli ziyaretçi "Moskova'da faaliyete başlayan bu serginin toplumumuz için çok faydalı olacağını düşünüyorum. İnsanlarımızın psikoloji uzmanlarının oyunları konusunda daha bilinçli olmaları gerekir. Bir çocuk veya yaşlı insan için
    psikolojik sorunu var denildiği zaman, bunun aslında bir fiziki sorundan, rahatsızlıktan kaynaklandığı şeklinde algılanması gerekir ve psikolojik tedavi ilaçlarının peşine kesinlikle düşmemeli. Ayrıca okullarda çocuklarımıza hangi ilaçların verildiğini de kontrol etmemiz gerekiyor. Zira çocuklar arasında intihar olaylarının artması bence hiç tesadüf değildir" dedi. Bu arada ziyaretçi girişi ücretsiz olan serginin 1 ay boyunca Moskovalıları bilinçlendirmesinin planlandığı öğrenildi.
    - sonkartal, 8 months ago
  • Freud'un, baldızıyla ilişkisi kanıtlandı


    Psikanaliz kuramını geliştirerek bilim tarihine ismini yazdıran Avusturyalı Sigmund Freud'un, eşinin en küçük kız kardeşi Minna Bernays ile ilişki yaşadığı ilk kez belgelendi.
    Freud'un hayatta olduğu dönemde de eşi Martha'nın kız kardeşiyle beraber olduğu iddia edilmiş, fakat bu konuda kesin kanıt olmadığı için tüm iddialar bugüne kadar yalanlanmıştı. Fakat ilk kez Alman sosyolog Franz Maciejewski, Freud'un baldızıyla ilişkisini kanıtlayacak bir delile ulaştı. Bu delil de ikilinin, İsviçre'nin Maloja şehrindeki Schweizerhaus isimli bir otelde kaldığına dair belgelerden oluşuyor. 13 Ağustos 1898 tarihli otel belgelerine ulaşan Maciejewski, Freud'un belgelerde "Bay ve Bayan Freud" isimlerini yazdırdığını ve tatilde kendisine eşlik eden baldızıyla aynı odada kaldığını ortaya çıkardı.

    Sosyolog Maciejewski, tatilden Freud'un eşinin de haberi olduğunu ve Freud'un tatil sırasında eşine kart yollayarak tatilinin iyi geçtiğini yazdığını belirtti. Belgelere göre olay sırasında 42 yaşında olan Freud, 33 yaşındaki baldızıyla İsviçre Alpleri'nde 2 hafta kaldı. Fakat ikilinin birlikteliği bu belgelerle kanıtlanmış olsa da ilişkinin çok daha uzun soluklu olduğu düşünülüyor. Minna Bernays'ın Freud'un evliliğinden 3 yıl sonra çiftin yanına yerleşerek, yaklaşık 42 yıl boyunca Freud çiftiyle beraber yaşadığı biliniyor. Freud'un yaşadığı dönemde de birçok kez gündeme gelen bu skandal ilişkiyi ortaya ilk atansa İsviçreli ünlü psikolog Carl G. Jung olmuştu. Jung, bir süre beraber çalıştıktan sonra yollarını ayırdığı Freud'un, baldızıyla ilişkisini ilk kez ağzına alan kişiydi. Jung, bu bilgileri Minna Bernays'ın ağzından duyduğunu söylemişti.
    - sonkartal, 8 months ago
  • Ağzınızın tadı bozuk mu? Bu durum, DEPRESYON ALAMETİ sayılıyor...


    Bir kişinin "ağzının tadının kaçmasının" depresyonun ilk işareti olabileceği belirtildi.


    Bilim adamları, tat alma duyusunun insanın ruh halini belirleyen beyin kimyasallarıyla bağlantılı olduğunu saptadılar.

    Bristol Üniversitesi bilim adamlarının araştırmasına göre, bir insan depresyondayken bu kimyasalların seviyesi azalıyor, bu da tat alma duyusunun körleşmesine sebep oluyor.
    Bu nedenle, ruh halinin düzelmesini sağlayan serotonin ve noradrenalin kimyasallarının seviyesini artırmak, tat alma duyusunu da geri getiriyor.

    Bristol Üniversitesi araştırmacıları, bulgularının, ağız tadının kaçmasının neden genellikle depresyonla el ele gittiğine açıklama getirdiği belirttiler.

    Araştırmada, serotonin ve noradrenalin ile tat alma duyusu arasındaki ilişkiyi görmek için, deneklere çeşitli yiyecekler tattırıldı. Deneklere ayrıca söz konusu kimyasalların seviyesini artıran antidepresanlar verildi.

    Sonuçta, serotonin seviyesinin artmasının, deneklerin acı ve tatlıları ayırt etme yeteneklerini artırdığı belirlendi.

    Noradrenalin seviyesinin artmasınınsa denekleri acı ve ekşi tadlara karşı daha hassas hale getirdiği saptandı.

    Araştırma, Journal Of Neuroscience dergisinde yayımlandı.
    - sonkartal, 7 months ago
  • GATA’da şizofreni için önemli bir çalışma



    ANKARA (A.A) - Türk bilim adamları, günümüzde kesin tedavisi olmayan ve her yüz kişide bir görülen şizofreniye, beyinden fazla miktarda salgılanan ''agmatin'' adlı kimyasalın neden olduğunu kanıtladı.

    Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve ekibi, yüksek dozda agmatin verilen farelerde şizofreninin modellendiğini ve hastalığın tedavisinde kullanılan mevcut ilaçların bu modelde hiçbir şekilde iyileşmeyi sağlamadığını belirledi.

    Araştırmacılar, ABD'de tarım alanında kullanılan 3 maddenin yeni bir tedavi yöntemi olarak şizofrenide kullanılabileceğini ortaya koydu.

    Bilim adamları, tıp literatürüne giren ve patent alan araştırma kapsamında, şizofreniye neden olduğu saptanan maddenin kanda tahlil edilip edilemeyeceğine ilişkin yeni bir çalışmaya da imza attı.

    GATA Ocak 2009 Haber Bülteni'nde, ''çalışmanın TÜBİTAK destekli olduğu ve patent alınmasının ardından araştırma sonuçlarının 'European Neuropsychopparmacology ve Journol of Psychopharmacology' isimli dergilerde yayına kabul edildiği'' belirtildi.

    Proje başlatıldı

    Çalışmaya imza atan GATA Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Uzbay başkanlığında Doç. Dr. Gökhan Göktalay, uzman Dr. Hakan Kayır ile uzman Dr. Murat Yıldırım, alkol-nikotin-eroin gibi maddelerin etkilerini deney hayvanları üzerinde araştırıyor.

    Araştırmacılar, yaptıkları çalışmalarla madde bağımlısı yapılan farelerle şizofreni hastalığı arasındaki ilişkiyi ele aldı ve ''Alkol ve madde bağımlılığı ile şizofreninin nörobiyolojik temellerinin araştırılması'' adlı projeyi başlattı.

    Projede, araştırmacılar madde bağımlısı yapılan hayvanlarla, şizofreni modellenen hayvanların beyinlerindeki ortaklıkları ve ilaçların madde bağımlılığı tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağını, madde bağımlılığı yapan bazı maddelerin de şizofreniyi tedavi edip edemediğini inceledi.

    Kimyasal madde verilen fareler şizofren oldu

    Proje kapsamında GATA'lı araştırmacılar, 5 yıl süren araştırmaları sonunda şizofreni modellenen fareler üzerinde yaptıkları incelemelerde önemli bulgulara ulaştı.

    Çalışmada laboratuvar ortamında alkolik yapılan farelere ayrı ayrı deneylerde şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar ve beyinden salgılanan ''agmatin'' isimli kimyasal bir madde veriliyor.

    Araştırmacılar, deneylerde yüksek dozda agmatin verilen hayvanlarda, şiddetli şizofreni belirtilerini saptadı. Farelerde, şizofreni ilaçları verildiğinde de iyileşme sağlanamadığını ortaya koyan araştırmacılar, agmatinin şizofreni yapabilecek önemli bir etken olduğunu saptadı.

    Türk araştırmacılar, bu durumun kullanılan şizofreni ilaçlarında tam başarı elde edilememesinin nedeni olabileceğini de ortaya koydu.

    Prof. Dr. Uzbay ve arkadaşları ayrıca agmatin oluşumunu engelleyen ve halen ABD'de tarımda parazit ve mantar öldürücü olarak kullanılan üç kimyasal maddenin veya buna benzer kimyasalların toksisite değerlendirmeleri yapıldıktan sonra şizofreninin tedavi edilmesinde denenebileceğini de öngördü.

    Bu kapsamda Uludağ Üniversitesinde yürütülen ''Kan analizi ile agmatin tayini yapılabilir mi?'' çalışmasının sonuçlanmasıyla da hezeyan dönemlerindeki şizofreni hastalarında agmatinin artıp artmadığı araştırılabilecek.

    Öte yandan, şizofreni tanı ve tedavisinde çığır açacak olan buluşa ilaç firmalarının da ilgi göstererek klinik araştırmalar için kaynak aktarması, altyapısı uygun araştırma merkezlerinde klinik öncesi ve sonrası faz çalışmalarının yapılması gerekiyor.

    Patent enstitüsü ne diyor?

    Türk bilim adamları, bu önemli buluşlarıyla Türk Patent Enstitüsünden (TPE) patent aldı. Çalışmaya Avusturya Patent Enstitüsünden de ''uluslararası incelemeli patent'' verildi.

    TPE Başkanı Başkanı Prof. Dr. Habip Asan da Prof. Dr. Uzbay ve ekibinin 31 Ekim 2007'de ''Şizofreni Tedavisi İçin Yeni Bir Farmasotik Bileşik'' başlıklı başvuru yaptıklarını belirterek, patentin 21 Ocak 2009'da yayımlanan Resmi Patent Bülteninde ilan edildiğini bildirdi. Asan, ''Verilen bu patent, başvuru tarihi olan 31 Ekim 2007 tarihinden başlamak üzere 20 yıl süre ile geçerli olacak'' dedi.

    Sağlık alanındaki patentin önemini vurgulayan Asan, çalışmanın ''madde bağımlılığı ile şizofreni arasında biyolojik bir benzerlik olması düşüncesi, bu hastalıklardan biri için kullanılan ilaçların diğeri için de yararlı olabileceği fikrinden doğduğunu'' belirtti.

    Asan, çalışmayla ilgili şu bilgileri verdi:

    ''Çalışmada agmatinin morfin ve alkol bağımlılığı üzerine olumlu etkileri göz önüne alındığında şizofreni modelinde de olumlu etkiler oluşturabileceği öngörülmüş ancak agmatinin şizofreni belirtilerine neden olduğu gösterilmiştir.

    Buluşun amacı, agmatin ile şizofreni arasındaki bağlantıyı göstermek suretiyle şizofreni tedavisinde kullanılmak üzere yeni bir farmasotik terkip, sözü geçen terkibin farmasotik olarak kabul edilen türevleri ve farmasotik olarak kabul edilen tuzlarını elde etmektir. Buluşun bir diğer amacı ise agmatin ve şizofreni arasındaki doğrusal ilişkiye dayanarak şizofreni tanısı için yeni bir yöntem ve bu yönteme uygun kanda ve beyinde agmatin düzeyini hızlı ve doğru bir biçimde ölçmeye yardımcı olabilecek bir kit veya düzenek geliştirmektir. Bu amaçla, agmatin ve şizofreni arasındaki bağlantıyı gösterir çalışmalar gerçekleştirilmiştir.''
    - sonkartal, 6 months ago
  • 6 BİN ARAŞTIRMAYI İNCELEYEN TIME DERGİSİNİN VARDIĞI SONUÇ

    Amerikalı bilim adamları, hastanın bir başkasının kendisi için dua ettiğini bilmesi halinde tedavisinin hızlandığını gördü...

    Duanın gücünü araştıran ABD’li bilimadamları, huzurun kaynağı olan inanç ve ibadetin insan sağlığı için de çok önemli olduğunu bilimsel olarak ortaya koydu.

    2000 yılından bu yana dua ve ibadet üzerine yapılan 6 bin araştırmayı inceleyen Amerikan Time dergisi, Batılı bilim dünyasının yavaş yavaş duanın gücü konusunda ikna olmaya başladığını yazdı. Derginin kapağına taşıdığı bilimsel araştırmaya göre; hastanın bir başkasının kendisi için dua ettiğini bilmesi, tedavisini hızlandırıyor. Birilerinin kendisi için dua ettiğinden habersiz olan kişilerde ise bu etki görülmüyor. Uzmanlar bunu “placebo” etkisine benzetiyor. Yani, ağrı kesici diye verilen şeker haplarının bir hastanın ağrılarını geçirmesi gibi, bir kişinin kendileri için dua ettiğini bilen hastalarda bunun “kendilerini iyileştireceği” düşüncesi meydana getirdiği ve psikolojik olarak kendilerini iyi hissetmelerini sağladığı düşünülüyor. Pittsburg Üniversitesi Tıp Merkezi tarafından yapılan araştırmaya göre de düzenli olarak ibadet edenlerin ömrü uzuyor.


    www.aktuelpsikoloji.com - 15.02.2009
    - sonkartal, 5 months ago
  • Paylaşımların için saolaın sevgili sonkartal..
    En ili çekici dua nın ve inancın esrarını daha yeni anlamaya başlamaları ...

    ve

    Daha nice şeyler varki kuran-ı kerimde yazdığı halde uygulamayı batıllık sayıp başlarına gelincde aaaa...diye uzayan bir şaşırma eylemi ile karşılık veren bir toplum mevcut.
    - albatrosx, in a month
  • AŞK SAĞLIKLI BİR ŞEY DEĞİL

    13 yıldır ilişki terapileri yapan psikolog Handan Göral, sağlıklı ilişkinin formülünün 'yeterince' kelimesinde saklı olduğunu söylüyor. Aşk ise Göral'a göre, sağlıklı bir şey değil.


    İlişki psikoloğu Handan Göral, çiftlere daha sağlıklı ilişkiler kurmaları ve daha mutlu yaşamaları için terapiler yapıyor. Aynı zamanda NLP ve koçluk üzerine de çalışıyor. Yakında biri psikoloji diğeri parapsikolojiye odaklı iki de kitabı çıkacak. Sevgililer Günü sebebiyle kendisiyle aşk ve ilişkiler üzerine konuştuk.

    İlişki terapisti olarak nasıl çalışıyorsunuz?
    Sadece kadın-erkek ilişkisi üzerine değil, eşcinsel çiftlere de terapi yapıyorum. Hepsinin temelinde iletişim var. Bu yüzden ilk randevudan ücret almam, ilk randevu tanışma demektir. Karşımdaki kişiyle empati kurabiliyor muyum, bir psikolog olarak birlikte çalışabilecek miyim buna bakarım. Çünkü psikolog olarak bir insanın yaşadığı travmayı üzerinden çekip alabilmek bambaşka bir olgu. Cerrahide bir operasyonla kemerli bir burnu çizgi gibi düzeltebilirsiniz ama insan ruhunda böyle bir şansınız yok.

    ANAHTAR KELİME 'YETERİNCE'
    Günümüz ikili ilişkilerini nasıl yorumluyorsunuz?
    30 yaşını aşmış bir kadın olarak günümüz ilişkileriyle ilgili tek şey söyleyebilirim: Her şeye gebe. Güzel başlayan bir ilişki 24 saat içinde bitebiliyor; başlar mı başlamaz mı diye düşündüğünüz bir ilişki ömür boyu sürebiliyor. Asıl önemli olan boşuna zaman kaybetmemek. Yani bir kişi sizi yeterince önemsemiyorsa o insan için mesai harcamamalı. Benim hastalarıma, kadına da erkeğe de, söylediğim tek cümle budur: Eğer o kişi hayatınızda, düşüncenizde yeterince yer almıyorsa ya da tam tersi o sizi yeterince istemiyorsa, o insana hiç fazla mesai harcamayacaksınız. Bir kadının bir erkeği, bir erkeğin bir kadını sevmesi ilişkide yeterli değildir. Kilit kelime 'yeterince'dir. Yeterince değilse vazgeçeceksiniz. Arkanızı dönüp gideceksiniz.

    Ama görünen o ki günümüz insanı 'yeterince'ye aldırmıyor; sıklıkla yüzeysel ilişkiler yaşıyor. Bu çok konuşulan, tartışılan, filmlere yansıyan bir konu...
    Kitabımda 'Günübirlik ilişkiler, günübirlik fahişeler' adında bir makale var, bunu anlatıyorum. İlişkilerin basite indirgenmesi kişinin kendi elinde. Yoksa ne istediğinizi bildiğiniz ve kendi kimliğinizi koruduğunuz sürece ilişkiler çok güzel yaşanabilir. Eğer siz isteseniz de tercih ettiğiniz kişi o statüde değilse, o zaman da onunla zaman harcamayacaksınız. Örneğin 'Issız Adam' filminde kadınla erkeğin yaşadığı da şaşırtıcı değil, bilinen bir gerçek. Dünyanın en iyi kadını, en düzgün insanı da olsanız karşı tarafta 'yeterince' bir şey yoksa ne yapsanız boş.

    AŞK BİTER İZİ KALIR
    Geçtiğimiz günlerde İngiliz bilim insanları bir araştırma yayınladı. Araştırma 'ilk aşk kişinin sonraki tüm ilişkilerine gölge düşürüyor, bu yüzden ilk aşkı idealize etmeden yaşamak gerekiyor' diyor. Böyle bir tavsiye mantıklı mı?
    Bunlar klişeleşmiş sözler. Duygularda strateji olmaz. İnsanlar gönüllerine, duygularına gem vuramazlar. Bir kere adı üstünde ilk aşk. Sen bu noktada 'aman dikkat edeyim, kapılmayayım' diyemezsin, hele de 14-15 yaşındaysan.

    Peki, ilk aşk asla unutulmaz mı?
    İlk aşk bir erkeğin sünnet, bir kızın ilk kez regl olması gibi bir şey. Hayatta sadece bir kez olunur ve elbette hiç unutulmaz. Ama hep içinizde kalıp sonraki ilişkilerinizde de sık sık aklınıza gelir mi? Bu nasıl bir şey yaşadığınıza bağlı. Kimi ölene kadar ilk aşkını hatırlar. Kimi büyük bir aşk yaşar ve eskiyi hiç hatırlamaz. Aslına bakarsanız en yoğun hangisini yaşadıysanız sizin ilk aşkınız da odur; önceki ilk hoşlandığınız olur. Ve en yoğun yaşadığınız aşkın izi içinizde kalır. Bunu sonraki ilişkilerde sık sık hatırlayıp hatırlamamak ilişkinizin kalitesine bağlı. Yeterince değilse eski aşkı hatırlarsınız.

    Aşkın travmatik bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz?
    Kesinlikle. Aşk çok ciddi bir travma. Bana göre aşkın tarifi şöyledir: Koşulsuz sevebiliyorsan, güven sorunun yoksa ve sadece ona odaklanıyorsan bu aşktır. Onu sadece o olduğu için seviyorsan, başka şeyleri görmeden koşulsuz ona gidebiliyorsan bu aşktır. Ama aşk asla sağlıklı bir şey değildir.

    Şirketlere ve oyunculara danışmanlık yapıyor
    Son yıllarda NLP üzerine yoğunlaşan Handan Göral, büyük şirketlere danışmanlık da yapıyor. Şu anda da dev bir engelliler rehabilitasyon merkez yapmakta olan İMPA İnşaat Firması'nda işletme sürecinden, personelin ilişkilerine her alanda psikolojik destek veriyor, işçisinden patronuna herkese motivasyon sağlayarak işin sorunsuz ilerlemesinde rol oynuyor. Öte yandan oyuncu koçluğu da yapıyor. 'Beyza'nın Kadınları' filmi için 6 ay Mine Çayıroğlu ile çalışan Göral, 'Nevrotik fahişe rolü için Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne, o fahişelerin yaşadığı yerlere gittik, vücut dillerinden konuşmalarına ve giyimlerine her şeyi inceledik' diyor. Oyuncu koçluğu ve danışmanlık yaptığı bir başka filmse yakında vizyona girecek olan 'Fikret Mualla'. Ünlü ressamın hayatını anlatan, Metin Göngür'ün yönettiği filmde, Handan Göral'ın danışmanlığın yanı sıra küçük ama önemli bir rolle karşımıza çıkacağını da ekleyelim.



    www.aktuelpsikoloji.com 15.02.2009
    - sonkartal, in 2 months
  • Paylaşımların için saolaın sevgili sonkartal..
    En ili çekici dua nın ve inancın esrarını daha yeni anlamaya başlamaları ...

    ve

    Daha nice şeyler varki kuran-ı kerimde yazdığı halde uygulamayı batıllık sayıp başlarına gelincde aaaa...diye uzayan bir şaşırma eylemi ile karşılık veren bir toplum mevcut.

    Paylaşımları begenmene sevindim sen sağol.
    Bu forumdaki her paylaşım değerli ama bazan çok nadirde olsa 'plasebo' paylaşımlar olabiliyor!!

    Değerli ve faydalı paylaşımlar dileği ile...
    - sonkartal, in 2 months
  • Duygudurum Bozukluklarında Yeni Tedavi Yöntemleri


    Yeni Tedavi Yöntemleri ile Şizofreni ve Duygudurum Bozukluklarını Büyük Oranda Kontrol Etmek Mümkün


    Janssen Cilag’ın katkılarıyla 17-18 Ocak 2009 tarihlerinde gerçekleştirilen Merkezi Sinir Sistemi (MSS) Psikiyatri Forumu’nda yeni tedavi yöntemlerinin yanı sıra tedaviye uyumla iyileşme ilişkisi tartışıldı.

    Janssen Cilag’ın evsahipliğinde düzenlenen Psikiyatri Forumu’nda yurtiçi ve dışından konularında uzman hekimler tecrübelerini paylaştı. Nüfusun yüzde 1’ini etkileyen şizofreni ve yüzde 1,5’ini etkileyen bipolar bozukluk gibi tedavi edilebilir olan psikotik hastalıkların teşhis oranının artması ile toplumda yaşam kalitesinin yükseltilebileceğine vurgu yapılan forumda, yeni tedavi yöntemleri ile hastalıkların neredeyse tamamen iyileştirilebilir olduğuna dikkat çekildi.

    Forumda şizofreni tedavisi hakkında bilgiler aktaran konuşan Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi hekimlerinden Doç. Dr. Nesrin Dilbaz, toplumun yüzde 1’ini etkisi altına alan şizofreninin özellikle genç yaşlardaki insanları etkilediğini belirtti. Okul, iş, aile ve sosyal hayatta işlevsellik kayıplarına yol açan bu hastalıkların tedavisinde, erken teşhis ve hasta uyumunun son derece önemli olduğunu sözlerine ekleyen Doç. Dr. Dilbaz, tedavinin eksiksiz uygulanması durumunda günümüzdeki tedavi yöntemleri ile hastalığın neredeyse tamamen iyileştirilebildiğini bildirdi.

    Florida Çocuk Sağlığı Merkezi Profesörlerinden Dr. Jose M. Olivares, şizofreninin bellek ve dikkat merkezlerini etkilediğini, yeni tedavi yöntemleri ile bu hasarın önlenebildiğini ve ilk ataktan sonra zamanında tedavi altına alınan bir hastanın yeniden bir atak geçirmemesinin mümkün olduğuna değindi. Doğru tedavi yöntemleri ile bu hastaların işlevsellik güçlerinin artacağını ve topluma katılan bireyler olabileceklerini belirtti.

    UNC Tanı ve Araştırma Merkezi hekimlerinden Dr. Jair Soares ise “Geçtiğimiz 10 yılda tanı ve tedavi yöntemleri çok gelişti, genç yaşta ilk atağını geçiren hastaların büyük ölçüde iyileşme şansı çok daha yüksek. Hastalar, yeni nesil ilaçların başarıları ve psikoterapi desteği sayesinde işlevselliklerini artırarak hastalıklarını en az sosyal kayıp ile atlatabiliyor” dedi.

    Forumda ayrıca tedavi edilebilen bu hastalıkların teşhis oranının artmasıyla toplumda yaşam kalitesini de artıracağı vurgulandı.

    1961 yılında Johnson&Johnson grubunun bir parçası haline gelen Janssen Pharmaceutica, 1994 yılında Cilag şirketiyle birleşerek Janssen-Cilag adını almıştır. Johnson & Johnson bünyesinde faaliyet gösteren Janssen-Cilag, yüksek kalitede ilaç geliştirme faaliyetleriyle bugün dünyanın önde gelen yenilikçi sağlık şirketlerinden biridir. Merkezi Belçika’da bulunan Janssen-Cilag, kanser, AIDS, depresyon, şizofreni, anksiyete, alzheimer ve diyabet gibi alanlarda insan sağlığının iyileştirilmesi konusunda araştırma-geliştirme, pazarlama ve satış faaliyetleri gerçekleştirmektedir. Janssen-Cilag, 1999 yılından bu yana Türkiye’de insan sağlığı için çalışmaktadır.



    www.aktuelpsikoloji.com 02.06.2009
    - sonkartal, in 3 months
  • Ruhsal Bozukluk Şiddet Doğurmuyor


    Ruhsal bozuklukların değil, uyuştucu, aşırı alkol alımının bireylerde şiddete başvurmayı tetiklediği bildirildi.



    Şizofreni, major depresyon, bipolar (iki kutuplu) bozukluk gibi ruh hastalığı olanlarla şiddete başvurma arasında nasıl bir ilinti bulunduğu uzmanlar tarafından uzun bir süredir araştırılıyor.
    ABD'de bu konuda yapılan bir araştırmaya göre, bu tür ruhsal bozukluklar kişiyi, ruh sağlığı yerinde olan bir kişiden daha çok şiddete başvurmaya eğilimli yapmıyor.

    "North Carolina" Ünversitesi'nde araştırmacılar, resmi sağlık kayıtlarından 2001 ve 2003 yıllarında 34.653 kişinin ruh sağlığı, şiddete başvurma başta olmak üzere kişisel bilgilerini incelediler ve 3 yıl sonra bu kişilere bir anketle sorular yönelttiler.

    Silahla, bıçakla saldırı, fiziksel taciz gibi şiddet eylemlerine başvurma konusunda ruhsal bozuklukları olanlarla, olmayanlar arasında bir fark görülmezken, uyuşturucu ve aşırı alkol alınması durumunda şiddetin başladığı görülüyor.

    Araştırmada ruh hastalığı olanların uyuşturucu ve aşırı alkol almaları durumunda şiddete yönelme eğiliminin üç katı arttığı gözlemlendi.

    Araştırma ekibinden Dr.Sally Johnson, "Vardığımız sonuçlar, bazı kişilerde yaygın olan ve medyaya da yansıyan, ruh hastalıkları kişiyi daha tehlikeli yapıyor kanısının doğru olmadığını ortaya koydu." diyor.

    Araştırma sonuçlarına göre, şiddete başvurma eğiliminin en yüksek olduğu grubu gençler oluşturuyor.

    Araştırma ikinci sıraya geçmişinde şiddet uygulayanları koyarken, üçüncü sıraya erkekleri, dördüncü sıraya da çocukken suç işleyip tutuklananları yerleştiriyor.



    www.aktüelpsikoloji.com 04.02.2009
    - sonkartal, in 4 months
  • Depresyon aslında yararlıymış!

    Depresyonun, insanları daha güçlü ve hayatın zorluklarına karşı daha hazırlıklı hale getirebileceği belirtildi.


    ABD’deki New York Üniversitesi’nden Profesör Jerome Wakefield, New Scientist dergisinde yayımlanan makalesinde, depresyonun sanıldığı gibi insanların hayatlarını daha iyi hale getirmek için motivasyondan mahrum bırakan bir hastalık olmadığını yazdı. Üzgün bir dönem geçirmenin hastaları daha güçlü hale getirebileceğini belirten Wakefield, üzülmenin insanlara hatalarından ders almayı öğrettiğini söyledi.
    - sonkartal, in 5 months
  • Depresyonla ilaçsız savaşın!

    Uzmanlar, günümüzde birçok insanı etkisi altına alan depresyonun tedavisinde ilaç kullanımının doğru bir yaklaşım olmadığı görüşünde birleşiyor.


    Women's Health Dergisi'nin kasım ayı sayısında yer alan bir araştırmaya göre; antidepresan hap kullanan her dört kişiden biri, aslında sadece moral bozukluğu yaşıyor ve ihtiyacı yokken ilaç alıyor. Araştırmayı yapan ekipten Dr. Jerome Wakefield; hastalarına antidepresan veren doktorların çoğunun sadece genel semptomlara bakarak hareket ettiğini, hastanın ruhsal durumunu dikkate almadığını söylüyor. Wakefield, yakın zamanda çok sevdikleri birini kaybeden insanlara bu tür haplar vermenin doğal olduğunu ancak ayrılık ya da boşanma gibi bir sıkıntısı olanlara ilaç yerine duygusal destek vermek gerektiğini dile getiriyor. Dr. Wakefield, moral bozukluğu yaşayanlara ilaç almadan önce bir terapistle konuşmalarını öneriyor.
    - sonkartal, in 6 months
  • Mesnevi ile psikoterapi


    Dr. Faik Özdengül, Mevlana'nın ünlü eseri Mesnevi'den seçilen 11 hikaye ile uykusuzluk sorunu yaşayanlara psikoterapi uyguluyor.



    Dr. Faik Özdengül, Mevlana'nın ünlü eseri Mesnevi'den seçilen 11 hikaye ile uykusuzluk sorunu yaşayanlara psikoterapi uyguluyor. 'Mevlana'nın olmazsa olmazı duadır, yakarıştır' diyen Özdengül, antidepresan ilaç almadan uyuyamadıklarını söyleyenlerin Mesnevi'den birkaç hikaye okuduktan sonra rahatlıkla uyuyabildiklerini ifade ediyor.

    Mevlana'nın 735. Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Etkinlikleri kapsamında Mesnevi Öğretisiyle Ruhsal Terapi yapılıyor. Büyükşehir Belediyesi Mevlana Kültür Merkezi Sultan Veled Salonu'nda düzenlenen etkinliklerde Mesnevi öğretisiyle ruhsal terapi yapan Dr. Faik Özdengül, Mevlana'nın ünlü eseri Mesnevi'nin baştan başa insanları olgunlaştıran, problemlere karşı dayanıklı hale getiren ve arkasında çok ciddi medeniyet olan bir kitap olduğunu kaydetti. Özdengül, psikoloji ile uğraşan doktorların Mesnevi'yi çok iyi bilmesi gerektiğini ifade ederek, "Ben 9 yıldır psikoterapi alanında kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalında doktora yaptıktan sonra, Yeditepe Üniversitesinde uzun bir süre hipnoz ve psikoterapi üzerine kurslara katıldım. Daha sonra İstanbul'da bulunan Psikoterapi Enstitüsü'nde 3 yıl süreyle bütüncü psikoterapi eğitimi gördüm. Bu dönemde Rumi ve Aşkın Terapi adında bir de kitap yazdım. Mevlana etkinliklerinde de, bu yönde bir davet olunca kabul ettim" dedi.

    800 ÇEŞİT TERAPİ TEKNİĞİ VAR


    Dünyada 800 çeşit terapi tekniği olduğunun ancak bunlar incelendiğinde davranışçı, bilişsel, dinamik ve varoluşçu terapiler olmak üzere 4 ana gruba indirgenebildiğini belirten Özdengül, Mesnevi'nin ise bütün bunları kapsayanbütüncü bir yaklaşım sergilediğini ve Mesnevi'de bu ekollerin her birisininörneklerini görmenin mümkün olduğunu söyledi. Özdengül, dünyaca ünlü terapist Milton Erickson'un terapi yöntemleri ileMesnevi'de anlatılan hikayelerin bire bir örtüştüğünü vurgulayarak, şunları kaydetti:"Erickson, Amerikan hikayeleri anlatarak insanları tedavi ediyor. Hastaile terapist arasında bir direnç bulunması gerekiyor. Bir insana 'hadi pencereyi kapat' dediğimizde kapatır, ancak 'hadi depresyonunu, fobini bırak' dediğimizde ise aynı şey olmaz. İşte hikayeler insandaki bu direnci ortadan kaldırıyor. İnsanın rahatsızlığını gidermek için bilinç dışı düzeyde telkin vermek gerekiyor.Bunu hikayeler, anekdotlar, atasözleri rahatlıkla yapıyor. Aradaki direnci kaldırıp kişiyi transa sokuyor ve telkinleri daha kolay yapabiliyorsunuz. Mesnevideki hikayeler de bunu yapıyor."Etkinlikler süresince toplam 11 program yapacaklarını, Mesnevi'deki 180civarındaki hikaye arasından seçecekleri farklı hikayelerle terapi yapacaklarınıdile getiren Özdengül, burada bütüncü bir psikoterapi yöntemi kullandıklarını belirtti.

    MEVLANA'NIN OLMAZSA OLMAZI DUADIR


    Özdengül, terapiye katılanlardan olumlu tepkiler aldıklarını ifade ederek, "programın sonunda niyaz (yalvarma) bölümü koyduk. Mesnevi'de, Mevlana'nın olmazsa olmazı niyazdır, duadır ve yakarıştır. Katılımcılarla birlikte niyaz ediyoruz. Çok iyi geldiğini ve rahatladıklarını söyleyenler oluyor. Antidepresan ilaç almadan uyuyamadıklarını söyleyenler şimdi Mesnevi'den birkaç hikaye okuduktan sonra rahatlıkla uyuyabildiklerini söylüyorlar" dedi. Hedefinin, "bir hazinenin üzerinde uyuduğumuzu insanlara fark ettirmekolduğunu kaydeden" Özdengül, Mesnevi'nin rahatlıkla okunabilecek ve üzerinemedeniyet inşa edilebilecek bir kitap olduğunu herkese göstermek istediğini sözlerine ekledi.


    www.aktuelpsikoloji.com
    - sonkartal, in 6 months
  • Unutkanlık Nedenleri

    Unutkanlık aslında büyük oranda psikolojik sorunlardan kaynaklanıyor. Ancak, organik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan unutkanlıklar da kişinin hayat standardını etkiliyor. Bir problem olarak unutkanlığın, gençlerde ve yaşlılarda ortaya çıkmasına göre farklı anlamlar taşır. unutkanlığın her yaş grubunda yaşanmasına karşın, belirgin yaşlarda ortaya çıkan hastalıkların unutkanlığa daha fazla neden olduğunu söylenebilir
    Gergin olan kişiler daha unutkan oluyor
    gençlerde ortaya çıkan unutkanlığın en büyük nedenini günlük yaşam stresine bağlayarak, yoğun iş temposunda çalışan ve beynine sürekli yeni bilgi kaydetmek durumunda kalan ve gergin olan kişilerin daha unutkan olabilmesidir...

    Gençlerde unutkanlık troid ve B12 eksikliğine bağlı olabilir

    Gençlerde ortaya çıkan unutkanlığın organik nedenlerine bakıldığında, ilk sıralarda troidin iyi çalışmaması ve B12 eksikliği geliyor. Dr. Ilgaz, unutkanlık nedeniyle gençleri hekime getiren korkuların başında "Alzheimer mıyım" endişesinin yattığını anlattı. Özellikle son dönemlerde toplumda alzheimer konusundaki bilgi düzeyinin yükselmesine paralel olarak böyle bir yanılgının da ortaya çıktığını belirten Ilgaz, "Unutkanlığın organik nedene bağlı olarak ortaya çıktığı durumların başında elbette alzheimer geliyor. Ancak alzheimer 60 yaş ve üzeri kişilerde ortaya çıkan bir durum. Bu yaşlardaki unutkanlığın da alzheimer olarak tanımlanabilmesi için, kişinin yakın hafızası etkilenmiş, söylediklerini tekrarlıyor, kişilik değişikleri ortaya çıkmış, hayal görmeye başlamış, uyku uyanıklık döngüsünün bozulmuş olması gerekiyor. Yani alzheimer yaşla birlikte ortaya çıkmakla birlikte yaşlılığın doğal sonucu değildir. Bu nedenle yaşlılıkta ortaya çıkan her unutkanlığı alzheimer olarak tanımlamak da yanlış olur" dedi.

    Beslenme dikkat edilmeli

    Hafif kognitif bozukluğu olan kişilerin alzheimer'e dönüşüp dönüşmeyeceği tam olarak bilinmiyor. Ancak diyabet, hipertansiyon gibi damar sağlığını bozan kronik hastalıkların etkin kontrol edilmesi unutkanlık gelişiminin önüne geçilmesi için önemli. Dr. Elif Ilgaz, kalp damar sağlığını koruma ve sağlıklı yaşam adına yapılacak her türlü çalışmanın unutkanlık üzerine pozitif etki yarattığını vurgulayarak, yüksek kolesterol, obezite, sigara içmek gibi yaşam stili değişikliği gerektiren durumlarda düzenli egzersiz yapmak, sigarayı bırakmak, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmenin etkili olabileceğini ifade etti.

    Kişilik özelliği olabilir

    Unutkanlığın aslında insana ait bir kişilik özelliği olduğunu ve her unutkanlıkta patolojik bir sonuç aramanın doğru olmadığını anlatan Acıbadem Etiler Polikliniği Psikiyatri Uzmanı Dr. Özay Özdemir ise, ağırlıklı nedeni psikolojik olan unutkanlığı "ağrı"ya benzetti. Ağrının çoğu kez bir sorunun bulgusu olabildiği gibi, unutkanlığın da bazı durumlarda psikolojik bir semptom olabileceğine dikkat çeken Dr. Özdemir, kişinin unutmasının ruhsal sağlığını koruyucu bir işlev gösterebildiğini de vurguladı.

    Unutkanlık sosyal yaşamı etkiliyorsa...

    Sosyal hayatını etkileyen unutkanlık sorununda nedenini bulmaya çalıştıklarını söyleyen Dr. Özdemir, gerçekleştirdikleri süreçle ilgili şunları söyledi; "Buradaki ilk ayrım, sorunun psikolojik ya da organik bir nedenden kaynaklanıp kaynaklanmadığı oluyor. Herhangi bir organik nedene bağlı olduğuna dair bir şüphe de olsa kişi nörolojik değerlendirilmeye alınıyor. Bazen hem psikolojik hem de organik nedenler unutkanlığa kaynak olabiliyor. Bu ayrımı hastayla konuşarak da tespit etmek mümkün olabiliyor. Ancak bu noktada hastanın yaşı, yaşadığı kültür, ortam, bulunduğu durum, bu sürecin içinde olduğu durum gibi farklı parametreler değerlendirilerek sonuca varılmaya çalışılır. Örneğin gelen kişi 60 yaşın altındaysa organik nedenlerden uzaklaşılıyor."

    Stres unutkanlığı artırıyor

    Özellikle büyük şehirlerde yoğun stres altında yaşayan kişilerde, hemen her yaş grubunda unutkanlık gözlenme ihtimali yüksek oluyor. Ancak burada göreceli bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü büyük şehirlerde ve daha sistematik bir yaşam tarzı olan kişilerin yaşayacağı unutkanlıklar onların yaşamlarını birebir etkilediği için bu grup hekime daha çabuk geliyor.
    Ancak hayatı bu kadar sistematik olmayan, örneğin köyde yaşayan bir kişinin yaşayacağı bir unutkanlık onun gündelik yaşantısı üzerinde çok büyük olumsuzluklar yaratmayacağı için farkında olmadan bu durumu yaşıyor olabilir. Bu nedenle unutkanlığın yoğun olarak görüldüğü kesimleri sıralarken burada bir görecelilik söz konusu. Unutkanlığın psikolojik altyapısı değerlendirildiğinde ortaya öncelikle depresyon ve anksiyete çıkıyor. Yani unutkanlık nevrotik bir semtom olarak ortaya çıkmamışsa büyük oranda altta yatan neden depresyon oluyor.Psikiyatride en sık görülen bozukluklar olan anksiyete bozuklukları, psikolojik gerilim, kaygı, nedensiz korku olarak tanımlanıyor ve anksiyete bozukluklarının altına çeşitli hastalıklar giriyor. Bunların başında da panik bozukluğu geliyor. Bu nedenle panik yaşayan kişilerde de unutkanlık gözlenebiliyor.

    Anksiyete ve depresyon

    Unutkanlığın anksiyete bozukluklarında ve depresyonda ortaya çıkış nedenlerini açıklayan Dr. Özdemir, "Unutkanlık her iki durumda da ya, temel bir psikolojik mekanizmayla birlikte sonradan bir semptom olarak ortaya çıkar, ya da diğer belirtiler unutkanlığa neden olur. Her iki hastalıkta da kişinin dikkatini bir noktaya toplaması güçtür, konsantrasyon güçlüğü yaşar. Beyninde birçok şey dolaşır ve karmaşa halindedir, bunun sonucunda kişide unutkanlık ortaya çıkar. Bazı ruhsal yapılar unutkanlık semptomunun ortaya çıkmasına eğilimlidirler. Ancak hangi kişilik yapısında olursa olsun anksiyete ve depresyon yaşıyorsa büyük oranda unutkanlık sorunuyla karşı karşıya kalacak demektir" diye konuştu.

    Rahatsızlığın tedavisi

    Unutkanlık şikayeti ile gelen kişilerin büyük çoğunluğunda neden, depresyon ve anksiyete bozukluğu olduğu için tedavi de buna göre şekilleniyor. Yani ilaç tedavisi ve psikoterapi uygulanarak çözüm buluyor. Unutkanlık yaşayan kişilerde sorun ne olursa olsun kendileri için ayıracakları zamanın son derece önemli olduğunu söyleyen Dr. Özdemir, bu anlamda tatil yapmanın faydalı olabileceğini dile getirdi. Gün içinde de sadece kendinizle kalabileceğiniz herhangi bir farklı aktiviteyle düşüncelerden bir nebze de olsa uzaklaşmak ve dikkat ve konsantrasyonu farklı noktalara odaklamak, arkadaş grupları oluşturarak paylaşımda bulunmak da yarar sağlayan basit çözüm önerileri olarak sıralanıyor.

    Unutkanlara öneriler...

    · Aklınıza çok şey tutmaya çalışmayın, notlar almaya çalışın, bunu alışkınlık haline getirin,
    · Stresinizi azaltıcı aktiviteler geliştirin,
    · Düzenli spor yapmaya çalışın,
    · Beslenmenize dikkat edin,
    · Sevdiğiniz insanlarla bir araya gelip, sizi mutlu edecek şeylerle uğraşın,
    · Günlük yaşantınızda çok yoğun stres içindeyseniz, uykusuzluk, yorgunluk, sık ağlama, hayattan zevk almama gibi şikayetleriniz varsa psikiyatrla mutlaka görüşün.
    - gokche, in 6 months
  • Teşekkürler gokche ...

    Hadi bakalım... :wink:
    - sonkartal, in 6 months
  • Depresyon tedavisi kilo aldırabilir

    Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar, en çok tüketilen ilaçlar sıralamasında başa güreşiyor. Ama çoğunlukla eş, dost önerileri, dergi, gazete yazıları, sağlık ansiklopedileri ya da internet ortamından edinilen bilgilerle soruna çözüm aranıyor. Hüzünler abartılıp uzatılıyor, sonra da depresyon sanılıp tedavi edilmeye çalışılıyor.

    DEPRESYON ilaçlarına doktordan habersiz başlayanların çoğunun bunları boş yere kullandıkları belirtiliyor. "Hüzün mü, depresyon mu?" sorusuna bile yanıt vermeden hemen ilaçlara başlamamak, önce bir psikiyatri uzmanı ile konuşmak gerekiyor.

    Depresyona çözüm aramak ve gerektiğinde antidepresan ilaçlar kullanmak, iyileşme yolunda önemli adımlardan biridir. Ancak tedavide, çoğu hastanın karşısına bir başka sorun çıkıyor: Kilo artışı!

    Uzmanların bildirdiğine göre, antidepresan kullananların, özellikle de "SSRI" (seçici seretonin gerialım engelleyicileri) grubunda yer alan "fluoxetine HCl (Prozac), "escitalopram" (Cipralex), "paroxetine HCl" (Paxil), "sertraline HCl" (Lustral) kullanıcılarının yüzde 25’inde beden ağırlığında 5 kg veya daha fazla artış olmaktadır. Altı ayı geçen, uzun süreli kullanımlarda bu artışın daha da belirginleştiğini vurgulayan klinik çalışmalar vardır.

    NEDEN KİLO ALDIRIR

    Yalnızca SSRI grubu antidepresanlar kilo artışından sorumlu değildir; "amitriptiline" (Laroxyl), "imipramine HCl" (Tofranil) gibi trisliklik antidepresanlar, "tranylcypromine" (Parnate), "phenelzine" (Nardil) gibi MAO inhibitörleri de uzun ya da kısa süreli kullanımları sonucunda kilo artışına neden olabilirler. Kilo artışı, her kullanan kişide ortaya çıkacak diye bir koşul da yoktur.

    Antidepresanların kilo aldırması ile ilgili birçok kuramsal yaklaşım olmakla birlikte, ortak görüş bu ilaçların hem iştahı hem de metabolizmayı birlikte etkiledikleridir. "Bir lokma fazla yemediğine yemin eden ama gene de kilosu artan" antidepresan kullanıcıları, metabolizmayı ilgilendiren bir etkiyi düşündürür. Buna karşılık, besin tüketiminde artış olmadığını, ama "karbonhidratlara karşı frenleyemedikleri bir aşırı istek duyduklarını" söyleyen kişiler de olmaktadır ki iştahın önemli bir rolü olduğunu vurgular.

    FİZİKİ AKTİVİTELER

    Antidepresanlar, yaşamın tüm zevklerinin ve elbette bunlara dahil olarak yiyeceklerin ve lezzetin de yeniden keşfedilmesinde yardımcı olurlar. Depresyon tedavisi sayesinde kendini çok daha iyi hissetmeye başlayan kişi, bazı şeylerden daha çok zevk almaya başlar ki, bunların başında da yiyecekler gelir.

    Kilo kontrolü sırasında yardımcı olan dengeli ve nitelikli beslenmek, egzersiz yapmak gibi ilkelerin pek çoğunun antidepresan kullanımı sırasında kilo almamak için de geçerli olduğunu görmek hiç de şaşırtıcı değildir.

    Yapılacak en doğru davranış, antidepresan tedaviye başlarken, kilo artışını beklemeden, dengeli, sağlıklı bir beslenme protokolünü günlük fizik aktivite programı ile destekleyen bir yaşam biçimine geçmektir. Fizik aktivitenin arttırılması tedaviyi de kolaylaştırıyor.

    Eğer, zaten kilo almaya başlandıysa, sağlıklı bir beslenme programı, kalori kısıtlaması ve egzersiz ile çabalar daha anlamlı kılınabilir. "Hemen kilo verilemese bile aynı kiloda kalma başarısı gösterilebilir."

    BAŞKA NE YAPILABİLİR

    Antidepresan kullanırken kilo alımını engellemek için dengeli ve sağlıklı beslenmeye dikkat etmek ve egzersiz yapmak çok önemlidir. Ancak bir grup olgu için de kilo artışı, antidepresan tedavinin yalın ama önüne geçilemez bir yan etkisidir. Bu kişilerde, kalori kısıtlaması ve egzersiz ile telafi edilemeyecek şekilde ön planda olan kilo artışı, antidepresanın birinci planda yer almasından kaynaklanır. Bu durumda yapılacak olan ısrarcı davranmamak, önceliği depresyonun tedavisine vermektir.

    DR. Evren Altınel ve Psikolog İlknur Yılmaz’a katkılara için teşekkürler. ( Dr. Louise Chang’ın 21.11.2007 tarihli makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır).

    BİR ÖNERİ

    İlaç değiştirmek yararlı olabilir

    Antidepresanların kilo artışına yol açmaları konusunda uzmanlar kesin bir neden öne süremeseler de ilaç değişikliği yapmanın fark yaratabileceğini belirtiyorlar. Bazı ilaçların, örneğin "venlafaxine" (Effexor) ve "nefazodone"un (Serzone) kilo artışı yapma olasılığının çok düşük olduğu bilinmektedir, "bupropion" (Zyban) kilo kaybına yol açabilmektedir.

    Bazen aynı gruptan başka bir ilaca geçmekle çok büyük değişiklik sağlanabilir. Bir araştırmada SSRI grubundan "Paxil"in en yüksek oranda kilo artışı yapan antidepressan olduğu, buna karşılık "sertraline HCl"in (Lustral) en masum, dolayısı ile değişim yapılabilir bir ilaç olduğu açıklanmıştır.

    İlaç değişikliği yapmanın diğer yüzü ise her ilacın aynı etkiyi aynı etkinlikle yaratamamasıdır. Her ilaç, her bireyde, klinik belirtileri aynı etkinlikle kontrol edemez. Depresyonda oluşan biyokimyasal değişiklikler çok karmaşık olduğundan ve kişiden kişiye farklılık gösterdiğinden, ilaç değişikliği yapmak, belki kilo alımını durdurabilir, ama depresyona bağlı klinik tabloyu kontrol etmede yetersizlikler yaşanabilir.

    BİR UYARI

    Bugüne kadar hiçbir ilaç (kilo kaybı sağlayanlar dahil), psikiyatrik tedavi sonucu gelişen kilo artışının tedavisinde kullanılmak amacıyla onaylanmak üzere yeterince test edilememiştir. Depresyon tedavisi gören kişi, hekimine danışmadan, onun onayını almadan kesinlikle kilo vermeye yardımcı ilaçlar kullanmamalıdır.
    - gokche, in 6 months
  • FREUD

    Freud, günlük yaşamımızda benimsediğimiz, duraksamadan kullandığımız pek çok ruhbilimsel kavramı ilk kez telaffuz eden bilim adamıdır.Zihinsel işleyişi ilk defa sistematik biçimde ciddiyetle ele almış çalışma sahasını psikolojik rahatsızlıklarla sınırlamamış, zihnin normal işleyiş biçimine dair de etkileyici teoriler ileri sürmüştür.


    I.Nevrotik rahatsızlıkların anlaşılması ve hastaların kişiliklerine yönelik olumsuz görüşlerin değişmesi


    Freud, psikolojik rahatsızlıklar arasında (zamanında yaygın bir sorun olarak görülen) başta histeri olmak üzere nevrotik rahatsızlıkları kendisine konu olarak seçmiştir.Bunlar “konversiyon histerisi”,”fobiler”,”takıntı zorlantı bozukluğu”,”ket vurmalar sonucu gelişen iktidarsızlık”,”sadizm ve mazoşizm gibi cinsel sapkınlıklar” birinci dünya savaşında sık görülen ve o dönem ”asker kalbi” adıyla geçen “travma sonrası stres bozukluğu”,”genel kaygı-endişe rahatsızlığı” ,”agorofobi ile birlikte panik atak” gibi rahatsızlıklardır.Freud’un az da olsa “paranoya ve paranoid şizofreni” ile ilgili çalışmaları da bulunmaktadır.


    Freud öncesinde bu tür psikolojik rahatsızlıklar bir tür kapris veya kişilik yetersizliği,irade zafiyeti yahut sinirsel yozlaşma(degenerasyon) gibi görülüyor ve gereken ehemmiyet verilmiyordu.Freud bu tür rahatsızlıkların pozitif bilimlerce ele alınmaya değer tıpkı diğer tıbbi rahatsızlıklar türünden rahatsızlıklar olduğunu ortaya koyarak hastaların kişiliklerine yönelik olumsuz ve aşağılayıcı geleneksel bakış açısını değiştirmiş,hastalara kişilik düzeyinde itibarlarını iade etmiştir.Freud’dan sonra bu kişiler için bir şeyler yapılabileceği,bu kişilerin aşağılanmaya ve hor görülmeye değil yardıma ihtiyacı olduğu kabul edilmeye başlanmıştır.




    II.Sağlıklı kişilerde bilinçdışı ruhsal etkinliğin mevcudiyetinin idraki ve düşlerin anlamlı olduğunun anlaşılması


    Freud’un zihnin olağan işleyişine dair yaptığı belki en önemli katkıyı “bilinçdışı” fikrini ortaya atması olarak niteleyebiliriz. Bilinçdışı daha önce kullanılmamış bir tabir değildir.Bilinçten bahsedildiği zamandan itibaren bilinçdışından da bahsedildiğini söylemek mümkündür.Antik çağdan bu yana Sheakespeare gibi yazarlardan Spinoza Nietzche,Schopenhauer’a kadar kimi düşünürlerce bilinçdışı söz konusu edilmiştir.




    Ancak bunu sağlıklı insanların bilinçli yanına müdahale edebilen,psikolojik rahatsızlıklarda önemli bir etken olarak devreye giren –metafizik/dinsel bağlantısı olmayan,cinlerle şeytanlarla ilgisi bulunmayan- seküler bir kavram olarak ilk kullanan Freud’dur.Freud, histeri sağaltımı ile uğraştığı bir dönem boyunca hipnoza başvurmuştu.Gerek hipnoz edilen sujenin o esnada kendisine verilen telkini uyandıktan sonra bilincinde olmamasına rağmen yerine getirmesi gerekse meslektaşı Dr.Breuer’in histerinin kökeninde yaşanmış ama “unutulmuş-ruhta iz bırakmış bir yaralanmanın” olduğu düşüncesi Freud’u bilinçdışı fikrine yöneltti.



    Bilinçdışı ruhsal etkinlik Freud’un tüm görüşlerinin merkezine oturur.Bu doğrudan gözlenemeyen ancak “davranışsal-klinik” sonuçları ile bilinebilen bir etkinliktir.1900 yılında yayınlanan “Düşlerin Yorumu” eseri ile Freud düşlerin bilinçdışına açılan “kral yolu” olduğunu dile getirmişti.


    Düşler, bilinçli iken aklımıza getirmediğimiz pek çok unutulmuş(bastırılmış) materyalin ortaya çıktığı ,duygu ve davranışlarımızın –ve pek tabi ruhsal rahatsızlıkların-altında yatan “arzuların-korkuların-ilk bakışta fark edilmeyen bağlantıların” kendisini gösterdiği bir zihinsel etkinliğin ürünüydü.


    Bu bakış açısı düşleri ruhun bedenden ayrılarak metafizik dünya ile bağlantı kurduğu ve gaipten haber verdiği veya tamamen tersine düşlerin hiçbir anlam taşımadığı şeklindeki geleneksel bakış açılarından tamamen farklı bir yaklaşımdı.


    Freud,düşlerin bir görünür içeriği bir de gizli içeriği olduğunu ileri sürdü.Bu iki içeriği birbirinden farklılaştıran bir “düş işlemcisi” idi.Görünür içerik yakın zamanda yaşanmış olayları konu ediniyor ancak yorumlandığında ortaya çıkacak bastırılmış gizli içerik ile bağlantılı simgeler içeriyordu.



    III.Psikanaliz metodu:Serbest çağrışım,direnç,aktarım,yorum,içgörü gibi kavramların anlaşılması


    Psikanaliz, kişinin egosu tarafından kabul edilemez bulunarak zihnin bilinçdışı bölümüne bastırılmış ancak gücünü tümüyle yitirmeyerek bulunduğu yerden bilince çıkmaya yeltenen düşünce içeriğini bilinç sahasına çıkarmayı hedefliyordu.


    Bunun için serbest çağrışım yöntemini kullanıyordu.Serbest çağrışım bireyin hekime düşüncelerine hiçbir sansür uygulamamaya söz vererek kendisini açmasıydı.Konuşma esnasında söz nereye gidiyorsa hasta çekinmemeli,sözlerine devam etmeliydi.Böylece çağrışım normal şartlarda çok az bağlantı kurulabilecek bilinç katmanının hemen altında uzanan bilinç öncesi ya da bilinçaltı bölüme kadar uzanabiliyordu.Düşler ve dil sürçmeleri gibi diğer bilinçdışı zihnin ürünleri de serbest çağrışıma bırakıldığında bilinçaltı düşüncelere erişmek mümkün oluyordu.
    Psikanaliz esnasında direnç ve aktarım olguları ile karşılaşılmaktaydı.Direnç günlük dilde dahi kullanabildiğimiz bir kavram haline dönüşmüştür.Bu sözcükle kişinin, bilinçli davranmasa da hoşuna gitmeyen-ona sıkıntı veren meseleden uzaklaşması kastedilir.Serbest çağrışım esnasında da hasta kimi yerlerde duraklıyor,konuyu unutuyor veya sıkılarak kapatmak istiyordu.Bu direnç anları, çağrışım esnasında bastırılmış materyale yaklaşılmasından ileri gelen anksiyeteden (kaygıdan) kaynaklanmaktaydı.Kabul edilemeyen-bastırılmış düşüncenin ortaya çıkma ihtimali ego’yu rahatsız ediyordu.Dirençlerin yorumlanması ve çözülmesi psikanalizin ilerlemesi için lüzumluydu.



    Aktarım ise psikanalizde önemli olduğu kadar ,modern hayat içerisinde geliştirdiğimiz sosyal ilişkilerde de önemli işleve sahip bir kavram olarak öne çıkıyor.Psikanalizde aktarım hastanın hayatındaki önemli kişileri ve özellikle otorite figürlerini terapistine yansıtması ve onlarla kurduğu ilişkinin bir benzerini terapisti ile kurması ile ilgilidir.Bu olguyu hastalarıyla ilişkilerinde fark eden Freud aktarım adını vermişti.Aktarım eğer hastanın nevrozunun kaynağındaki ilişki biçimlerini yansıtır biçimde terapiste yöneltilirse “aktarım nevrozu”ndan söz edilyordu.Aktarım nevrozu psikanalizde faydalı bir enstrüman olarak kullanılır.Bu nevroz geliştikten sonra ancak yorumlanabilir ve hastanın bu konuda bir içgörüye ulaşması sağlanabilir.


    İçgörü kavramının ise hastanın rahatsızlığının kökeninde yatan çatışmalarla ilgili bir anlayış kazanması ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.Bu anlayışın izaha dayanan bir yönü olduğu kadar duygusal bir komponenti de olmalıdır.Yani hasta anlayışa kavuştuğu mesele üzerinde olayın neliği kadar nasıl hissettirdiği konusunda da aydınlanmalıdır.Psikanalizde sadece mantıksal çıkarımlara dayanan ve duygusal olarak hissedilmeyen içgörüler yüzeysel ve geçici karakterde olur.Kişiliğe nüfuz edemez ve değişimi başlatamaz.
    - gokche, in 7 months
  • kan şekeri; beyin ve psikoloji...




    Vücudumuzdaki diğer organların aksine beyin yüksek oranda enerjiye ihtiyaç duyar. Vücut ağırlığının %2’sini oluşturduğu halde, yakılan enerji veya kalorinin %20’si beyin tarafından kullanılır. Ağırlığına oranla bu kadar yüksek enerji tüketen beyinde enerji depolanmaz. Beynin kullanacağı enerji devamlı olarak kan damarları ile sağlanan kan şekeri ile olur. Diğer bir deyimle beyin devamlı olarak kan şekerine ihtiyaç duyar ve az şeker gitmesi durumunda çalışması azalır. Bunun sonucunda da unutkanlık ve psikolojik bozukluklar ortaya çıkabilir.


    Beyinde oluşan asetilkolin maddesinin hatırlama işlevi açısından büyük önemi vardır. Beyine giden şeker, asetilkolin yapımını artırarak hatırlamada etkili olmaktadır. Zaten Alzheimer hastalığının tedavisinde de, kolin içeren sinirlerin etkisi artırılarak unutkanlık tedavi edilmeye çalışılır. Kan şekeri ile kişinin performansı arasında iyi bir ilişki vardır. Kahvaltı yapmayan öğrencilerin okul performansları ve hatırlama yetilerinin iyi olmadığı, yapılan bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur. Kan şekerinin normal olması bu faydaları sağlarken, şeker hastalığında olduğu gibi fazla olması da beyin faaliyetlerini bozmaktadır.

    Kan şekerinin psikolojik durum ile ilişkisi de bilinmektedir. Birçok insan sıkıntılı ve üzüntülüyken tatlı şeyler yemek ister. Bazıları şekerli şeyler yiyince sakinleşirler. Bunun nedeni, beyinde mutluluk veren serotonin hormonunun artmasıdır. Depresyondaki kişilere verilen Prozac gibi ilaçlar da, beyinde serotonin düzeyini artırmaktadır. Düşük karbonhidratlı beslenen kişilerin sinirli olduğu da ortaya konmuştur. Bu bilgiler bize, kan şekeri düşüklüğünün kişilerin davranışını ve psikolojik durumunu etkilediğini göstermektedir. Kan şekerinin normal olması beynin iyi çalışması için gereklidir. Kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi beyin faaliyetlerini bozmaktadır.


    Şekerli gıdalara saldırıyorsanız; öğleden sonraları baş ağrısı varsa; uykudan birkaç saat sonra gece yarısı uyanıyor ve zor uyuyabiliyorsanız; kötü rüyalar görüyorsanız; mide krampları ve devamlı bir yorgunluk varsa; öğleden sonra canınız şeker çekiyor veya kahve içmeyi çok istiyorsa; baş dönmeleri varsa; yemek yiyinceye kadar halsizlik ve yemek gecikince kendinizi bitkin hissediyorsanız; halsizliğiniz yemek yiyince düzeliyorsa; yemek gecikince ellerde titreme ve çarpıntı oluyorsa; çok duygusalsanız, çabuk sinirleniyor ve kontrolünüzü kaybediyorsanız; yemek önceleri çok huzursuzsanız; yemeklerden sonra uyku basıyor ve gün boyu uyukluyorsanız, bu belirtiler kahvaltı öncesi de oluyorsa, sizde kan şekerinizde düşüklük olabilir. Bunun başlıca nedeni de dengesiz beslenme, fazla karbonhidratlı, nişastalı gıdalar ve şeker yeme, stres ve aşırı kafein alımıdır (kahve, çay, kola).

    Kilolu kişilerde hipoglisemi atakları daha fazla görülürse de, normal kilolu ancak egzersiz yapmayan ve depresyon yaşayan kişilerde de kan şekeri düşüklüğü olabilir. Bu kişilerin bir kısmı psikolog ve psikiyatrlarda depresyon tedavisi görürler.

    Kan şekerinde düşme, genellikle sabah saat 11.00 ve öğleden sonra saat 16.00 civarında daha sık olur. Bu hastalar bu saatlerde biraz daha yorgun olurlar, hafif baş ağrısı, depresyon, ve derin bir açlık hissederler. Bu nedenle de, bu saatlerde çikolata, kek, pasta, kurabiye yer veya kola içerler. Bu gıdaları alan kişinin şikayetlerinde hafif bir düzelme olur. Sabah saat 11.00’de oluşan kan şeker düşüklüğünün nedeni sabah kahvaltıda yenen şekerli ve nişastalı gıdalardır. Öğle yemeğinde yenen tatlı ve nişastalı gıdalar da öğleden sonra, saat 16.00’da kan şekeri düşmesine neden olur. Buna karşılık sabah ve öğleyin proteinli gıda alanların kan şekerinde pek düşme olmaz.


    Kan şekeri düşünce yenen şekerli gıdalar 30-60 dakika süreyle bir rahatlık sağlar, ama daha sonra kan şekeri tekrar düşer. Sonunda bu kişiler gün içinde kan şekerinde yükselme ve düşmeler yaşar ve bol miktarda şeker, çikolata ve buna benzer şekerli gıdalar tüketirler. Bu kişiler sabah kalktıklarında huzursuzdurlar, kavga etmeye ve tartışmaya eğilimlidirler. Bir şeyler yedikten sonra rahatlarlar
    Kısaca özetlersek, kan şekerinin 50 mg/dl’nin altına düşmesine hipoglisemi diyoruz.

    Bu durumda şu belirtiler ortaya çıkar:

    · Halsizlik, bitkinlik
    · Psikolojik durumda değişiklik
    · Sinirlilik
    · Baş ağrısı
    · Ellerde titreme
    · Bulantı
    · Görmede bulanıklık veya çift görme
    · Soğuk terleme
    · Çarpıntı, kalp atımlarını hissetme
    · El ve ayakta çözülme, iç titremesi ve kas ağrıları
    · Baş dönmesi
    · Soluk ve terli bir görünüm
    · Ani başlayan bir yorgunluk hissi
    · Şiddetli yorgunluk
    · İç ezilmesi ve yeme isteği
    · İsteksizlik
    · Anksiyete, depresyon ve kontrolü kaybetme
    · Allerjiler (astım, saman nezlesi ve ciltte alerjik bulgu eğilimi)
    · Bazı şeylerden korkma (fobi)
    · Uykusuzluk
    · Şekerli gıdalara saldırma
    · Unutkanlık
    · Sebepsiz yere ağlama
    · Şiddetli kan şekeri düşmelerinde bayılma ve koma


    Geceleri uykuda kan şekeri düşüyorsa şu belirtiler görülebilir:

    · Huzursuz bir şekilde uyanmak
    · Pijama, gecelik ve yastık kılıflarının terden ıslanması
    · Hızlı kalp çarpıntısı ile uyanma
    · Huzursuzluk ve uykuya dalamama
    · Sabah baş ağrısı ile uyanma
    · Unutkanlık
    · Üşüme ve ellerde soğukluk
    · Bazen karın ağrısı ve kilo alamama da olabilir
    · Sersem bir şekilde uyanma veya sabah uyanmada zorluk
    - gokche, in a year
  • Depresyon tedavisi kilo aldırabilir

    BİR UYARI

    Bugüne kadar hiçbir ilaç (kilo kaybı sağlayanlar dahil), psikiyatrik tedavi sonucu gelişen kilo artışının tedavisinde kullanılmak amacıyla onaylanmak üzere yeterince test edilememiştir. Depresyon tedavisi gören kişi, hekimine danışmadan, onun onayını almadan kesinlikle kilo vermeye yardımcı ilaçlar kullanmamalıdır.

    Önemli ve dikkat edilmesi gereken bir uyarı

    Teşekkürler gokche..
    - sonkartal, in a year
  • sevgisizlik ve kalp krizi...

    Prof. Dr. Mehmet Öz, hani şu ünlü kalp doktoru. 1982'de Harvard Üniversitesi'ni bitirdi. Lisa Jane ile evli olan Mehmet Öz'ün dört çocuğu var.

    Prof. Öz, modern tıbbın en son teknikleri ile geleneksel tıbbın metotlarını hastalarının sağlığa kavuşmaları için kullanıyor.

    Öz'e göre, modern tıp eğitiminde verilen bilgilerin aksine, kalbin sadece yıkanıp kesilerek tedavi edilebilen bir avuç etten ibaret değil. Tıbbın mutlaka kalbin fiziki yönü ile ruhsal-psikolojik yönünün de olduğunu ve bunun dikkate alınması gerektiğini belirtiyor. İçinde sevgi barındırmayan kötülük düşünen, beddua ve küfür eden insanlarda kalp krizi riski ve ölüm oranı çok daha yüksek. Ameliyatlardan önce ve sonrasında "muhakkak" dua ettiğini belirten Öz, hastanın tedavisinde ve sağlığına kavuşmasında duanın etkisi olduğuna inanıyor.

    İşte Dr. Öz"ün bu konudaki mesajı: Dua etmek insanı iyileştirir. Ben inançlı biriyim. Her ameliyatımda mutlaka dua ederim.Bence duanın, derin düşünme gibi, şifa gibi, iyileştirici özelliği var...

    Ameliyat sonrası hastalarıma da mutlaka dua ettiriyorum. Bunun sağlıklarına çabuk kavuşmalarında müthiş bir etkisi var.

    Aslında dua bir sesleniş, bir haykırış, bir dilemektir. Sınırsız ve sonsuz bir kudret karşısında acizliğini kabul ederek kişinin yardım dilemesidir. Kişi, ruhunu sıkan birtakım duygu ve düşüncelerinden arınmak istediği zaman yaratanına sığınmakla hafiflediğini hisseder. Af dilemekle günahlarından temizlendiğine inanır. Bu inanç, dua edene huzur ve sükûn verir. Dua, bir anlamda kişinin kendisiyle ilgili hakikati bir bütün olarak keşfetmesine imkan veren bir genişlemedir.

    Peki dua ile bilim birbirleriyle örtüşür mü?

    Konuyla Batı'da bu konuda yapılan ve bazen birbirine zıt sonuçlar veren o kadar çok "bilimsel" araştırma ve yayın var ki.Örneğin,

    · San Francisco Hastanesi Kalp Bakım Ünitesi'de yapılan benzeri bir araştırmada kendilerine dua edilen hastalar, kendilerine dua edilmeyenlerden daha sağlıklı çıkmış, bu hastalar için daha az sunî kan dolaşımı ve sunî teneffüs sağlama ihtiyacının yanı sıra daha az idrar çıkartıcı ilaçlar ve daha az antibiyotik verme ihtiyacı duyulmuş, bu hastalarda daha az akciğerde sıvı birikmesi ve daha az ölüm görülmüştür.

    · 1998'de Durham Duke University Medical Center'da 65 yaşın üzerindeki 4.000 hastada yapılan bir başka bilimsel araştırmada, dua eden ve haftada bir olsun dinî "ayin"e katılan hastalarda, diğerlerine göre daha az yüksek tansiyon tespit edilmiş,bunun da ötesinde, kişi ne kadar dindar ve haftalık "ayin"e düzenli olarak ne kadar iştirak ediyorsa, yüksek tansiyona o kadar az maruz kaldığı, % 40 oranında özellikle küçük tansiyon yüksekliği problemi yaşamadığı ortaya çıkmıştır.

    · ABD'de Baltimore Sinai Hospital nde yapılan bir araştırmada, hastaların % 74'ünün dinî inançların kendileri için önemli olduğunu, buna karşılık, % 45'i dinî-manevî ihtiyaçlarına gereken önemin verilmediğini ifade etmiş, sonuçları yorumlayan araştırmacılar, dinî inançların hastaların sağlık problemleriyle baş etmelerinde önemli olduğuna, dolayısıyla her bir hastanın dinî-manevî ihtiyaçlarını tespit edip karşılayacak bir mekanizmaya açıkça ihtiyaç bulunduğuna dikkat çekmişlerdir.

    · Norveç yapılan bir çalışmada da, dinin, inanmanın kronik ve ölümcül hastalıkların tedavisinde önemli rol oynadığı sonucuna varılmış, çalışma, hastaların % 70,5'inin "inanç tedavisi" ve "elle iyileştirme" olarak bilinen alternatif tedavi yollarına başvurduğunu ortaya koymuştur.

    · Michigan Üniversitesi'nin araştırmasına göre, dindarlarda depresyon ve stres daha az görülürken, Chicago'daki Rush Üniversitesi'nin araştırmasına göre, düzenli olarak ibadet ve dua edenlerin erken ölüm oranı, dine bağlı olmayanlara göre yüzde 25 daha az olarak tespit edilmiştir.

    · Duke Üniversitesi'nin anjiyo operasyonu geçiren 750 hasta üzerinde yaptığı bir başka araştırmada da, "duanın iyileştirici gücü" bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Dua okuyan kalp hastalarının, ameliyattan sonraki birkaç yıl içinde ölüm oranlarının yüzde 30 daha az olduğu tespit edilmiştir.

    · St Luke's Hastanesinde tedavi gören kalp hastalarından, 466 tanesine din adamları dua okumuş, sonuç olarak kendileri için dua okunan hastaların %11 oranında daha çabuk iyileştiği ve rahatsızlık belirtilerinin azaldığı görülmüştür.

    Araştırmalar neden farklı sonuç veriyor?

    Duanın ile ilgili yapılan çalışmaların farklı sonuçlar vermesi beklentilerden kaynaklanıyor. Duadan sonra hemen maddi sonuç beklentileri özellikle duanın tesiri olmadığı yönünde. Ayrıca, dua, insanın duygularını, algılarını, davranışlarını, ruhi ve bedeni sağlığını, hatta maddi olayları değişikliğe uğratan etkiler oluşturmakta.

    Ancak, dua eden kimsenin elde edeceği psikolojik değerlerin, bütünüyle o kişinin inancına bağlı bulunmakta olduğu da bir gerçektir. Samimi inanç sürdüğü sürece duanın etkisi kesin ve mutlaktır
    - gokche, in a year
  • Sende olmasan gockhe .. :wink:
    - sonkartal, in a year
  • dua ile ilgili yazını okumadım sanma... :D

    sadece ilgimi çekti ve bişeyler daha yazmak istedim... :D :D

    fazla yazdım galiba... :lol:
    - gokche, in a year
  • Eminim bir çoğunu okumuşsundur..

    Fazla yazmak nedemek istediğin kadar yazabilirsin..başlık senin :wink:
    - sonkartal, in 2 years
  • gokche ben yokken bayrağı sana devrediyorum..

    Emanetime sahip çıkarısn :wink: :)
    - sonkartal, in 2 years
  • elimden geldiğince tamam...çünkü bugün biraz işim var dışarda...annemi gezdiriceme söz verdim... :D
    - gokche, in 2 years
  • Birkaç günde şunu daha iyi anladım ki okumak kadar konuşmak da çok değerli. Konuşmanın hakkını verebilmek için de sohbeti iyi olan, birikimli ve dünya görüşü geniş bir dost bulmalısınız. Yetmiyor Sorun şudur ki derdimizi iyi anlatabiliyor muyuz?

    Birkaç gündür düşünüyorum. Yaşadıklarım ve gözlemlediklerimin sonucu oluşan fikirler bunlar. Yalnız kalmak. “Yalnız kalmak istiyorum.” Demek…

    Neden yalnız kalmak isteriz? Yalnız kalmak istemek, yalnızlığın bir yarayı saracak oluşundan değildir aslında. Konuşmak isteriz. Paylaşmak ve kendimizi dinlettirmek. Belki bir yaşam koçu arıyoruz fakat henüz hastayı tanıyamıyoruz. Hasta biziz de; biz kimiz? Dile getiremediğimiz bir sorunum varken ve ne söyleyeceğimizi bilemediğimizden, dostumuzla bunu nasıl paylaşacağımıza karar veremediğimiz için geceleri sahillerde otururuz.

    Yalnız kalmak sonuç değil; sonuca ulaşmak için bir geçiştir. Bu geçiş ise komik durumlara sokar insanı. Örneğin hayatı durup durup yeniden tanımlarsın ve birden bir filozof Üsküdar Beşiktaş arasındaki vapurlara dalıp gider:

    “Hayat soğana benzer, kat kat soyarken zaman zaman ağlatır.
    Hayat geç kalanları hiç affetmez.
    Hayat, siz bir şeyleri becermek için planlar yaparken kaçırdıklarınızdır.
    Hayatta iki trajedi vardır.Biri istediğini elde edememek, öteki; elde etmek.”

    …ve yaslarsın sırtını sahildeki banka. Bir “of çekersin” sanki herkes seni izliyormuşçasına gerilirsin. Kasılırsın, dünyayı kurtaran adammış gibi. Oysa ayağa kalkıp iki adım attığında dünyada hayal gücünü zorlayacak ne çok olay olduğunu anlarsın. Çevren farklı hikayelerle doludur…

    Terapi bitmiştir. Bir sonuç yoktur. Ezilmiş egonu düzeltirsin biraz. Sıkıntılı insan tribine girip belki bir karizma yaparsın çevrene. Hepsi bu kadardır işte. Sonuçta bilirsin ki tek başına asla çözüme ulaşamayacağındır.

    Dönüp yola koyulduğunda ise boğazın serin sularını kıyıya çarptıran poyraz sana şunu fısıldar:

    “İnsan kendi yanlışlarını yalnız başkalarının gözüyle görebilir.”

    Zamana ihtiyacın vardır dostum. Hepimizin olduğu gibi…
    - gokche, in 2 years
  • elimden geldiğince tamam...çünkü bugün biraz işim var dışarda...annemi gezdiriceme söz verdim... :D

    Tabiki önemli olan annedir..iyi gezdir inşallah..

    Teşekürler :)
    - sonkartal, in 2 years
  • yağış ve otizm

    ABD’de yapılan bir araştırmada, fazla yağış alan bölgelerde yaşayan çocuklarda otizm hastalığına daha sık rastlandığı belirlendi. Archives of Pediatrics & Adolescent Medicine Dergisi’nde yayınlanan araştırmada, ABD İklim Merkezi’nin verileri ile California, Oregon ve Washington eyaletlerindeki otizm sıklığı verileri kullanıldı.

    Yapılan analizde, bölgedeki yağış miktarı arttıkça okul çağı çocuklarındaki otizm sıklığının da arttığı görüldü.

    Yağışlı bölgelerde otizm hastalığının daha sık görülmesinin çeşitli açıklamaları olabileceğini belirten araştırma ekibi başkanı Michael Waldman, güneş ışığı ile daha az karşılaşmaya
    bağlı D vitamini eksikliğinin hastalığa neden olabileceğini kaydetti.

    Waldman’a göre bu durumun diğer bir açıklaması ise; yağmurlu bölgelerde çocukların zamanlarını daha fazla ev içinde ve televizyon, video izleyerek geçirmesi. Üçüncü bir açıklama da; yağmurlu bölgelerde çocukların atmosferde taşınan çeşitli kimyasallarla karşılaşma riskinin artması.

    Araştırmanın bulgularını yorumlayan İskoçyalı otizm uzmanı Richard Lathe, bulguların en olası açıklamasının yağışlarla birlikte taşınan çeşitli çevresel kimyasalların otizm gelişimini tetiklemesi olduğunu dile getirdi.



    Buna göre endüstriyel işletmeler, enerji santralleri ve çöplerin yakılması sonrasında atmosfere karışan çeşitli kimyasallar, yoğun yağışlarla birlikte toprağa, bitkilere, hayvanlara ve bu yolla besin zincirine karışıyor.

    Bu şekilde çeşitli kimyasalların çocukları ya da hamile kadınları etkilemesi sonrasında otizm gelişimi tetikleniyor.

    Son 30 yılda otizm tanısı konan çocuk sayısında hızlı bir artış yaşandı. 30 yıl önce her 2 bin 500 çocukta bir sıklıkta konulan otizm tanısı, günümüzde her 150 çocukta bir sıklıkta konuyor
    - gokche, in 3 years
  • travmalar kişilik bozukluğuna sebep oluyor...


    Borderline, tıp dilinde ‘kişilik bozukluğu’ olarak tanımlanıyor. 20′li yaşlarda gözlenen bu hastalık, en fazla çocukluk dönemi zor ve sıkıntılı geçen insanlarda ortaya çıkıyor. Aşırı sevgisiz ve sorunlu büyümenin kaynağı da boşanma ve alkol alan ebeveynler olarak gösteriliyor.

    Anne-bebek ilişkisinde, bebeğin anneyle oluşturması gereken bağlanma-ayrılma ve kendine özgü bir insan olma sürecini tamamlayamayan kişilerde görülen hastalığı değerlendiren psikolog İlknur Peder Bıyık, hastalığın genellikle aşırı ihmal edilmiş çocuklarda görüldüğünü belirtiyor.

    Terk edilme korkusu yaşarlar
    Borderline kişilik bozukluğu olanlar, aşırı terk edilme korkusu yaşar. Bunu engellemek için tehdit etme, intihar girişiminde bulunma gibi yollara başvurabilir. İnsanlara aşırı bağlıyken nefret etmeye başlar. Yani, bir borderline kişilik bozukluğu olan kişi ile herhangi bir ilişkiniz varsa, dünyanın en mükemmel insanı, eşi, doktoru ve arkadaşı iken, aşırı idealize edilmişken, aniden yerin dibine batırılma riskiyle karşı karşıyasınızdır.

    Borderline özelliklerine sahip kişilerin, çocukluk dönemlerinde fiziksel, cinsel veya duygusal olarak taciz edildiklerini aktaran psikolog İlknur Peder Bıyık, parçalanmış ailelerde çocuğa anne, teyze, anneanne, babaanne ve bakıcıların sürekli değişerek bakması ya da bu durumdaki çocukların anne-babaları tarafından duygusal açıdan ihmal edilmelerinin hastalığı tetiklediğini kaydediyor. Özellikle ayrılma önce ve sonrasında yetişkinlerin psikiyatrik sorunlar yaşadığını, annelerde kararsızlık ve depresyon, babalarda ise eve gelmeme ve sürekli kavga etmenin karakter bozukluklarını ortaya çıkardığını, sürekli alınan alkolle birlikte ailelerin saldırgan davranışlarının en başta çocuklar üzerinde arttığını belirtti.

    Psikolog Bıyık, “Duyguları sürekli değişir, insanlarla olan ilişkileri yoğun ve fırtınalıdır. Büyük ihtimalle, değer verdiği insanlara tutunmak için çılgınca bir çaba sarf ederken bir yandan da kaybetme korkusundan kaçınmak için onları önemsizleştirmeye alışır. Yalnızlık duygularını uzaklaştırmak için çevresini insanlar ile doldurur, hatta sevmediği ya da anlaşamadığı insanları bile kabul eder.” dedi.



    Yıllar içinde bu durumun kendine güven duygusunu ortadan kaldırdığını, güvensizliğin kendisini seven kişilere karşı bile dışlanmış ve yalnız hissetmesine sebep olacağını anlatan Bıyık, muhtemel bir ölüm, ayrılık ya da terk edilme ihtimali karşısında kendisini tehdit altında hissedip, çevresine karşı aşırı öfke, aşağılama ya da sözlü saldırılar ile tepki vermeye başlayacağını söyledi. Borderline özellikleri olan kişiler kendini aşırı başarılı ve güvenli bulurken, bir anda çok kötü de hissedebilir.

    Borderline kişilik bozukluğu olan kişiler öfkelerini kontrol etmekte zorlanır. Baş edemedikleri bir sorun olduğunda kontrollerini tamamen kaybedebilirler. Aşırı şüpheler, korkular oluşabilir. Depresyon sıklıkla görülür ve riskleri artar. Söz konusu davranışları ergenlik yıllarında gençlerde görülen davranışlarla karıştırılmamalıdır.

    Tedavi için zorlu bir terapi gerekir
    Borderline, yani kişilik bozukluğu rahatsızlığı olanlar için uzun ve zor bir terapi gerekir. Alkol, uyuşturucu ve sigaradan uzak durulması sağlanmalıdır. İnsanları iyi ve kötü diye ayırdıkları için, herkese buna uygun rol verir, o rollere girmemek gerekir. Melek ya da şeytan olmadığınızı, hem iyi hem kötü özellikleri olan bir insan olduğunuzu ona gösterin. Hastalığı iyi anlayarak, olayları değerlendirmek gerekir. Yakınındaki kişilerinde zor ve yıpratıcı bir dönem geçireceği için profesyonel yardım almaları gerekir. Onlara sürekli dengeli sevgi ve ilgi, sağlıklı aile ortamında verilmelidir.
    - gokche, in 3 years
  • yakın ilişkileri bağımlılık haline getirmek...sorunlu bağımlılıklar...


    Yakın ilişki, ilişki içinde olduğumuz gibi olabilmemiz ve diğer kişinin de bunu yapabilmesi olarak tanımlanabilir. ‘Olduğumuz gibi olabilmek’; önemli konularımızı rahatlıkla konuşabilmemiz, duygusal açıdan önemli bulduğumuz noktalarda açık davranabilmemiz ve kabul ve sınırlarımızın belirgin olabilmesi anlamına gelir.

    Diğer kişinin de bunu yapabilmesi demek de onun gerçek düşünceleri, duyguları ve inançlarına saygı duymak, onu değiştirme, inandırma ya da düzeltme gereğini duymamak demektir. Bir başka deyişle, iki tarafın da sessiz kalmadığı, benliğine aykırı davranmadığı, güçlerini, zayıflığını ve yeteneğini dengeli bir şekilde ifade edebildiği ilişkidir yakın ilişki.

    Sağlıksız bağımlılık
    Leyla Navaro ‘Tapınağın Öbür Yüzü’ (1996) adlı kitabında sağlıklı bağımlılık ve sağlıksız bağımlılık kavramlarından söz etmiştir. Sağlıklı bağımlıklar zaman zaman ilişki içinde her iki cins tarafından karşılıklı olarak yaşanabildiği sürece sevip sevilmenin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

    Navaro’ya göre, devamlı ilişkilerde, duyguların ve düşüncelerin açıkça ifade edilebilmesi, mutlulukların ve acıların çekinilmeden paylaşılması ve tarafların cinsel ve edinilmiş rollerine bağımlı olmadan birbirleriyle oldukları gibi olabilmeleri sağlıklı bağımlılığın göstergeleridir. Sağlıksız bağımlılık ise hastalık veya sorunlu bir dönem dışında, yaşamını sürdürmek için diğer başka bir kişiye sorgusuzca, çaresiz ve vazgeçilmez şekilde bağımlı olmak, günlük yaşamını onsuz sürdürememek hali olarak kendisini gösterir.



    Bağımlı mısınız?
    Aşağıda, bağımlı bir ilişkinin bazı belirtileri yer almaktadır. Size uygun gelip gelmediğine bakın:
    - İlişkinin size zarar verdiğini bilmenize rağmen ilişkiyi bitirmek için etkin ve somut adım atamıyorsanız,
    - İlişkiyi sürdürmek için kendi kendinize, gerçek olmayan ya da ilişkinin zararlı yönleri ile başa çıkacak kadar güçlü olmayan nedenler öne sürüyorsanız,
    - İlişkiyi bitirmeyi düşündüğünüzde, sizi ilişkiye daha da fazla bağlayan, korkunç derecede bir kaygı ve korku hissediyorsanız,
    - İlişkiyi bitirmek için adım attığınızda, fiziksel huzursuzluğu da içeren, size acı veren yoksunluk belirtileri gösteriyorsanız.

    Bu belirtilerin birçoğu size uyuyorsa, büyük bir olasılıkla bağımlı bir ilişki yaşıyorsunuz ve kendi hayatınızı yönlendirme kapasitenizi yitirmişsiniz demektir. Bu duruma bir son vermek için öncelikle bağımlılığınızın temelini anlamaya çalışmalısınız. Bu şekilde, gerçekte bu ilişkinin daha iyi bir duruma gelip gelemeyeceği ya da ilişkiyi bitirmeniz gerekip gerekmediğini belirlemek için gerekli olan bakış açısını kazanırsınız.
    - gokche, in 3 years
  • rüya insanın sırlarını açığa çıkarıyor...


    Hayatımızın yaklaşık üçte biri uykuda geçiyor. 60 sene yaşayan biri 20 yıl uyuyor, bu sürenin de 5 yılı rüyada geçiyor. Rüyaları bilimsel olarak ilk değerlendiren psikiyatr Freud’un, ‘Bütün rüyalar, gizli kalmış uçsuz bucaksız arzuları simgeler. Ve her rüyanın ardında cinsel sebepler gizlidir’ sözleri dikkat çekiyor.

    Bilinçaltı ortaya çıkıyor!
    Peki günümüz uzmanları rüyalara nasıl yaklaşıyor? Çapa Tıp Fakültesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan sorularımızı yanıtladı…

    Rüya nedir?
    Merkezi sinir sistemi ve biyolojik yapısı gelişmiş insanda yaşanan hem nörofizyolojik hem de psikolojik bir olgudur. Uykunun belli bir dönemindeki algısal yaşantı olarak da tanımlanabilir. Rüya bir sağlık işaretidir ve tüm insanlar mutlaka rüya görür.

    Rüya geleceği görmez
    Rüyalar, kişinin iç yaşantısı, duyguları, bilinçaltına ilişkin ipuçları verir. Ama o kişi ya da toplumun geleceğine ilişkin ipucu veremez. Bunu yapmaya çalışmak şarlatanlıktır.

    Ruhsal rahatsızlıkların tespit ve tedavisinde kullanılabilir mi?
    Rüyalar bastırılmış duygular hakkında hekim ve terapistlere ipuçları verir. Rüyalar özellikle geçmişteki örseleyici yaşantıların etken olduğu rahatsızlıklar, travma sonrası streste (deprem, yakınların kaybı, kaza, tecavüz) tanı ve tedavide yardımcı bir yöntem olarak kullanılabilir. Rüya, başlı başına tedavi edicidir.

    Atalarımızın yaşadıklarını hissedip rüyamızda mı görüyoruz?
    Hiç yılan görmemiş biri rüyasında yılan görünce korkar. Jung bunun geçmişteki korkudan kaynaklandığını söylüyor. Yüz bin sene önceki insanın yaşadığı korku, zaaf, özlem ve içgüdüler varlığını sürdürüyor.

    Bebeklerin rüya görmesi bu teoriye bağlanabilir mi?
    Bizim bir sözel, bir de görsel dilimiz var. Bebek sözel dünyası gelişmediği halde rüya görür. İlk insanların gördüğü rüyalarla, bebeklerin rüyaları arasında benzerlik, bağlantı var.



    1 gecede 7 rüya
    Rüya ile ilgili nörologların yaklaşımı konusundaki sorularımızı da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Uyku Bozuklukları Birimi sorumlusu Prof. Dr. Hakan Kaynak yanıtladı:

    Rüyayı uykumuzun hangi evresinde görürüz?
    Yapılan araştırmalar, uykunun sakin uyanıklık, 4 evreden oluşan NonREM ve REM dönemlerinden oluştuğunu ortaya çıkardı. Rüya dönemi de denilen REM’de hızlı göz küresi hareketleri oluşur. Rüyaların yüzde 80 - 90′ı da bu dönemde görülüyor.

    Bir gecede ne kadar rüya görürüz?
    Gece boyunca uykuda 5 ila 7 kez rüya görürüz.
    8 saatlik bir uykuda yaklaşık 2 saatimiz rüyayla geçer. REM döneminde uyandırılan kişilerin, rüyalarının yüzde 80′ini anlatabildiği görüldü. Derin yavaş uykuda uyandırılanların ise yüzde 17’sinin rüya gördüğü belirlendi.


    Rüyalarımızı neden hatırlamayız?
    Hatırlamak için rüyada uyanmak gerekli. Uyanmadan, başka bir uyku evresine geçildiğinde görülen rüyalar hatırlanmaz.

    Rüyaları hatırlamak iyi uyku belirtisi mi?
    Aksine, REM döneminde sık uyanmanın ve kötü kalitede bir uykunun belirtisi.

    Semboller ve anlamları
    Psikiyatr Sigmund Freud’a göre rüyalarda görülen semboller ve anlamları şöyle…
    * Ağaç: Sabit fikirlilik. Ağaç gövdesi erkeği, dalları kadını simgeler
    * At: At cinsel istek, ata binmek karşı cinse dokunma isteği
    * Böcek: Bilinçaltı cinsel istek
    * Çanta: Güzelse ruhsal rahatlık ve cinsel doyumun iyiye gittiğini gösterir.
    * Çiçek: Bekaret, bekaretle ilgili problemler
    * Dağ: Korunma, rahatlama arzusu
    * Diş: Kadın görüyorsa çocuk arzusu. Dişler dökülüyorsa bilinçaltı kendini cezalandırma
    * Düşmek: Moral bozukluğu
    * Eski sevgili: Eskiye özlem
    * Ev: Korunma isteği, sıcaklık
    * Hava: Havanın durumu ruh halini yansıtır
    * Hırsız: Korku
    * Kuş: Erkek cinselliği
    * Manzara: Sevilen kişinin özlemi
    * Mezar: Geçmişe duyulan özlem
    * Otomobil: Cinsel istek, otomobil duruyor veya benzini bitmişse cinsel isteksizlik
    * Ölmek: Başkalarına karşı suçluluk duygusu
    * Para: Her konuda güçlülük
    * Seyahat: Kendi ayakları üzerinde durma.
    - gokche, in 4 years
  • psikoloji ve cilt rahatsızlıkları...


    Yapılan çalışmalar, cilt hastalıklarının büyük bölümünün psikolojik kaynaklı olduğunu gösterdi. Derinin bir ayna gibi insan psikolojisini yansıttığını söyleyen uzmanlar, deri hastalıklarının yüzde 70′i psikolojik nedenlerden dolayı ortaya çıktığını belirtiyor.

    Duygusal örselenme
    Sedef, kurdeşen, renk kaybı, alerjik hastalıklar, bütün veya bölgesel olarak saç dökülmesi gibi en fazla görülen deri hastalıklarının kökeni psikolojik. Bu hastalıkların ortaya çıkmasında en önemli psikolojik nedenleri ise duygusal örselenme, bir yakın veya iş kaybı gibi maddi ve manevi kayıplar ile insan ilişkilerinde yaşanan sıkıntılar oluşturuyor.
    - gokche, in 4 years
  • modern kadının belası


    Anksiyete, modern çağın, modern belâlarından… En büyük tehlike, anksiyetenin bir hastalık olduğunun bilincine varmayıp, hastalığı “ayakta geçirmeye” çalışmakta yatıyor. Ben aslında kötü biri miyim?.. Yoksa sevgilim benden sıkıldı mı?.. Ya ailemden biri hastalanırsa?.. Ya beklediğim terfiyi alamazsam?.. Ya onu incittiysem?

    Benzer kaygılar, sizin de gündelik hayatınızı cehenneme çeviriyorsa, aşağıdaki yazıyı okumanızda fayda var. Gündelik hayatın zehirli endişelere dönüşmesine izin vermeyebilirsiniz.

    kuldayken sınavlarınız için kaygılanırdınız. 20′li yaşlarınıza geldiğinizde, iş bulup bulamayacağınızı, başarılı olup olamayacağınızı merak ediyordunuz. İnsanların sizin hakkınızda ne düşündüğü, sizin için hayat memat meselesi. Şimdilerde mesleğinizde başarılı olup olmadığınız, terfi alıp almayacağınız, iyi uyuyup uyuyamayacağınız, ertesi gün işe vaktinde gidip gidemeyeceğiniz gibi mevzular üzerine kafa patlatıyorsunuz.

    Sağlığınız konusunda endişelisiniz. Ağrısız, sancısız bir gününüz geçmiyor. Hepsinden beteri de, sizi “gamlı baykuş”a çeviren şu endişeler; yani endişenin bizatihi kendisi…

    Sorular, kaygılar
    Sevgilinizin sizden bıkmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Ya yarınlarda bir gün, yaşadığınız evden taşınmanız gerekirse? Ya ailenizden biri hastalanırsa? Ya memleket düzlüğe çıkmazsa? Ya dünya bir gün gerçekten batarsa?!?

    Bu ve benzeri kaygılar her gününüzü cehenneme çeviriyorsa; anksiyete dünyasının neferlerinden birisiniz demektir.

    Endişe, kaygı, vesvese, bir kadının mesleği gibidir. Büyük ihtimalle kadınlar endişelenme konusunda erkeklerden daha “başarılı” oldukları için, amiyane arabesk tabirle, acılarından neredeyse zevk alır bir hâle gelebilirler.

    Başarılı dediğimize bakmayın; kadınlar, dostlarıyla dertlerini paylaşıp, kendileriyle, dünyayla ve gidişatla dalga geçmeyi öğrenip, anksiyeteyle yaşamayı “başarıyorlar.”

    Herhangi bir kadının anksiyete oranı, bir erkeğe musallat olduğunda, o erkek genellikle kendisini depresyonun sessiz kollarına bırakıyor.

    Elbette ki endişe, kadın-erkek, hepimizin hayatında yeri olan bir mefhum; insan doğasının bir uzantısı… Uzmanlar, endişeyi, korkunun bir türü olarak nitelendiriyorlar. Doğanın bedenlerimize yerleştirdiği, kökleri çok derinlerde olan bir alarm sistemi de diyebiliriz…

    Endişenin kendisi endişeyse
    Potansiyel bir tehlike söz konusu olduğunda ve bu tehlikeyi bertaraf etme derdine düştüğümüzde, geçmiş kaynaklı korkularımız da yüzeye çıkar.

    Ancak, kimilerimizde bu alarm çok sık ve korkunç yaygaralı bir şekilde devreye girer; hayatımız bir endişeler, vesveseler silsilesi olur çıkar. Artık endişenin kendisi, endişelenecek bir şey hâline gelmiştir: Anksiyete dünyasına hoş geldiniz.

    “İyi endişe” hayata karşı önlemler almamızı sağlar; örneğin karşıdan karşıya geçerken sağımıza solumuza bakmayı ihmal etmemizi önler; bir iş görüşmesine giderken yeterince hazırlanmamızı sağlar. Kısacası, bir durum için söz konusudur, somuttur ve geçicidir…

    Kadınlarda daha fazla
    Aşırı ya da “kötü endişe”, kısacası anksiyete ise, kendi başına bir hayata sahiptir; hayatınızın sahibidir. Şimdi de kötü haberleri veriyoruz: Kadınların anksiyeteden musdarip olma oranları, erkeklere nazaran çok daha yüksek.
    - gokche, in 4 years
  • antisosyal kişilik bozukluğu


    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyin başkalarının haklarına ve kurallarına sürekli olarak saygısızlık etmesi, saldırıda bulunması ve buna bağlı olarak gelişen davranışlara verilen isimdir. Genelde erkekler arasında daha fazla görülür. Pek çok araştırmacı antisosyal kişilik bozukluğunu ve sosyopat kişiliğini aynı anlamda kullanırlar, aralarında ki fark bütün sosyopatların antisosyal kişiliği olduğu, fakat her antisosyal kişinin sosyopat olmayacağı gerçeğidir.

    Araştırmalar bu hastalığın temelinde genetik etkenler olduğunu göstermektedir. Fakat aynı zamanda sürekli uyuşturucu kullanımı ve kötü aile ortamı (karışık, ihmalkar, sert ve saldırgan aileler) bu hastalığın oluşması riskini arttırmaktadır.

    Antisosyal kişilik bozukluğu insanlara bağlanma konusunda başarısızlık yaşamak demektir. Başka insanlar sadece sağladıkları fayda için gereklidir. Antisosyal kişiler genelde hastalıkları olduğuna inanmaz ve sorunun ya başka insanların kendisini kabul etmeyi becerememelerinde yada başkalarının özgürlüğünü kıstılamayı istiyor olmalarında yatar.

    Sadece kendilerine inanırlar ve çevrelerinde zarar verecek yada küçümseyecek kimse olmadığında en rahat hissederler. Dünyayı tehlike ve hayal kırıklığı ile dolu bir yer olarak görürler. Dolayısıyla sürekli kötü niyetli ve acımasız insanların kendisini kullanmasına, suistimal etmesine ve elindeki her şeyi alıp yoksun bırakmasına karşı korunmak zorunda hisseder. Diğer insanları hep kontrol etmeye çalışan ve zarar vermek isteyen varlıklar olarak görür. Antisosyal kişilik bozukluğu olan insanlar başka insanların elinde ki gücü alması gerektiğine inanır böylece hiç kimse bu gücü kendisine zarar vermek için kullanamaz. Diğer taraftan yönetici olmayan yada kontrol etmeyen insanları kullanılmaya açık, zayıf ve savunmasız olarak düşünürler.

    Eğer antisosyal kişilik problemleriniz varsa başkaları sizi duygusal olarak soğuk ve duyarsız olarak görürler. Belki cazibeli görünebilirsiniz ama insanlar sizin bencil ve hesapçı olduğunuzu, içten olmadığınızı düşünürler. Ek olarak siz başka insanlara sadece size verdikleri yada kazandırdıkları için değer verirsiniz. Yaşamak için başkalarını manipüle etmek, aldatmak ve gereken her şeyi yapmak sizin için çok normaldir. Sonuç olarak antisosyal kişiler şüpheli ve hatta kanunlara aykırı davranışlarda bulunurlar, çünkü kuralların kendileri için geçerli olmadığına inanırlar.

    Antisosyal kişiler genelde diğer insanları tehditlerle yada saldırgan yaklaşımlarla korkuturlar. Bağımsız olmaları kendilerine aşırı güven duymalarından ziyade başkalarına güvensizlikten kaynaklanır. Her hangi bir baskı, otorite karşısında (patron, polis yada benzeri kişiler) yada finansal problemler (vergi yada borçlar) karşısında öfkelenirler. Genelde başkalarına verdikleri zarar karşısında duygusuz ve umursamazdırlar. Bu acımasızlık insanlarla ve hatta sevdiklerini söyledikleri kişilerle olan ilişkilerinde bile esası oluşturur.

    Eğer antisosyal kişiliğiniz var ise zayıf olmaktan yada kurban olmaktan korkuyor olabilirsiniz. Dolayısıyla çevrenizdeki kişilere üstünlüğünüzü ıspatlama ihtiyacı duyarsınız. Sizi kullandığını düşündüğünüz ve hatta sömürdüğüne inandığınız bir insana karşı kendinizi korumak için zalim ve insafsız olursunuz. İlişkilerinizde sadık kalmak, duyarlı olmak ve dürüst olmak konusunda zorluk yaşarsınız. Bu kişiler genelde dikkatsiz ve atılgandır; örneğin tehlikeli araba kullanmak gibi riskli işlere girişirler. Umursamazlığın bir sebebi içindeki boşluk hissini yok edebilmek için heyecan ve adrenalin arttırıcı aktivitelere ihtiyaç duyuyor olmasıdır.



    Antisosyal kişilik bozukluğunun belirtileri:
    * Düşünmeden ani hareketler ve doğabilecek sonuçlara karşı umursamazlık
    * Kişisel çıkar yada zevk için yalan söyleme, aldatma ve kanunsuz işler yapmak
    * Başkalarının duygularını umursamamak, empati yapmamak
    * Sinirlilik, saldırganlık ve şiddet uygulamak
    * Güvenlik yada sorumluluk üstlenmek gibi konulara tamamiyle kayıtsız kalmak
    * Acıma duygusunun olmaması

    Antisosyal kişilik bozukluğunun tedavisi:
    Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişiler genelde çevrelerinde ki kişilerin zoru ile psikologa yada psikiyatriste gelirler. Eğer kişi sorunlarının nedenini başkalarında görmeye devam ederse ve sorumluluk almayı reddederse tedavinin süresi uzayabilir. Kişilik hastalıklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve insanların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olması tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kökleşmiş davranış şekillerine, yaklaşımlara, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kişinin kapasitesine bakılması gerekir.

    Bu hastalarda dikkat edilmesi gereken en önemli etken uyuşturucu ve alkol kullanımıdır. Bazı durumlarda madde bağımlılığı ve kullanımı kişilerin antisosyal davranışlar geliştirmelerinde temel etken olabilir. Bu durumda kişinin madde bağımlılığını bırakması kişinin iyileşmesinde önemli bir adım olabilir.

    Antisosyal davranış bozukluğunda kullanılabilecek her hangi bir ilaç bulunmamaktadır. Fakat bazı semptomlar ve davranışlar için doktor gözetiminde ilaç kullanımı önerilebilir. Örneğin saldırgan davranışlar için antidepresan kullanımı gibi. Fakat hatırlatmak gerek, antisosyal kişiler ilaç kullanımına sıcak bakmayabilir ve ilaç almayı reddedebilirler
    - gokche, in 4 years
  • eller neden titrer....

    Titreme, istemsiz olarak tekrarlayan ince ritmik sarsılma hareketleridir. Vücudun her yanında görülebilmekle beraber en çok elleri ve başı tutar. Zaman zaman da ayak ve bacaklarda belirti verir. Ailevi olarak da görülebilen sebebi bilinmeyen tip titremeler, en sık karşılaşılan şekillerdir. Bu tür titremeler en çok bir bardak kaldırırken ya da el ile bir şeyi işaret ederken belirgin hale gelir. Hareket etmez iken ise titreme yoktur. Bu sırada baş ve ses de titreyebilir. Bazı ilaçlar ile fayda elde edilebilir. Günlük yaşamın çok zor olduğu şiddetli vakalarda cerrahi yöntemler de beyin cerrahlarınca uygulanabilmektedir.

    İlaçlar ve hastalıklar önemli sebepler
    Merkezi sinir sistemini etkileyen ilaçlar ya da hastalıklar da titremelere yol açabilir. Bu hastalıkların başında ileri yaşlarda ortaya çıkan Parkinson hastalığı yer alır. Karaciğer yetmezliği, alkolizm, cıva ve kurşun zehirlenmesi de ciddi titremelere sebep olabilen hastalıklar arasındadır. Yine tiroit hormonunun kanda arttığı hipertiroidi hastalığının belirtileri arasında ellerde titreme sayılır. Lityum ve bazı depresyon ilaçları yan etki olarak bu belirtileri verir.

    Gençlerde görülen titremelerin en sık görülen sebepleri ise stresli ruh hali, kafein ve alkol tüketimidir.

    Titreme fark edildiğinde neler yapılmalı?
    Titreme fark edildiğinde doktora gidilmeden önce şikâyetlerin ne zaman ve ne şekilde geldiğine dikkat edilmesi sebebin ortaya çıkarılmasına yardımcı olacaktır.

    Kendi başınıza evde yapabilecekleriniz aşağıda kısaca sıralanmıştır.

    - Strese sebep olan etmenlerin ortadan kaldırılması bazen titremenin azalmasına yardımcı olmaktadır.



    - Kola ağır bir saat yada bilezik takılması veya elde bir cisim taşınması titremeleri azaltabilmekte ve daha iyi kontrol sağlamaktadır.

    - Kazalardan kaçınmak için bir şey içerken bardağı yada fincanı yarım doldurmak veya kamış kullanmak güvenli bir yoldur.

    - Yeterli uyku ve istirahat önemlidir, çünkü yorgunluk titremeleri arttırır.

    - Kendi başına titremeye yol açabildiği için kahve, çay yada kolalı içecekler gibi kafeinden zengin gıdalardan uzak durmakta fayda vardır.

    Kendi halinde düzenli bir ritim içerisinde süren titremeler birden şiddetlenir, ek olarak yanına başka belirtiler eklenir ya da günlük hayatla bağdaşmaz hale gelirse tekrar hekime başvurmakta tereddüt etmeyiniz.
    - gokche, in 4 years
  • ilk defa baktım bu başlığa öylesıne gözattım bıraz ama çok guzel şeyler varmış bi ara iyice inceleyeceğim zamanım oldugunda okumam gereken bi sürü şey varmış megersem burda
    :wink:
    - , in 4 years
  • ilk defa baktım bu başlığa öylesıne gözattım bıraz ama çok guzel şeyler varmış bi ara iyice inceleyeceğim zamanım oldugunda okumam gereken bi sürü şey varmış megersem burda
    :wink:

    Mutlakaki birkezde olsa gözden geçirmelisn konuları..zira çok faydalı bilgi var. :wink:
    - sonkartal, in 4 years
  • ilk defa baktım bu başlığa öylesıne gözattım bıraz ama çok guzel şeyler varmış bi ara iyice inceleyeceğim zamanım oldugunda okumam gereken bi sürü şey varmış megersem burda
    :wink:

    Mutlakaki birkezde olsa gözden geçirmelisn konuları..zira çok faydalı bilgi var. :wink:

    evet bakacağım okumayı seven bırı olarak :lol:
    şimdi zamanım yok aslında hemen kalkmak için oturdum guyada kalkamadım bi turlu nedense :lol: :lol: :lol:
    - , in 4 years
  • ilk defa baktım bu başlığa öylesıne gözattım bıraz ama çok guzel şeyler varmış bi ara iyice inceleyeceğim zamanım oldugunda okumam gereken bi sürü şey varmış megersem burda
    :wink:

    Mutlakaki birkezde olsa gözden geçirmelisn konuları..zira çok faydalı bilgi var. :wink:

    evet bakacağım okumayı seven bırı olarak :lol:
    şimdi zamanım yok aslında hemen kalkmak için oturdum guyada kalkamadım bi turlu nedense :lol: :lol: :lol:

    :D

    Ziyanı yok..gece bekliyoruz ona göre..o zaman uzun uzun okursun inşallah.
    - sonkartal, in 4 years
  • bende abartmışım yalnız amma şey yazmışım.... :D
    - gokche, in 4 years
  • bende abartmışım yalnız amma şey yazmışım.... :D

    O açıdan bakarsan ben dağları aştım ...yılmak yok yola devam :wink:

    Sen bayrağı benden aldın benden sonrakilere aynı şekilde deveredeceksin sanada bu yakışır :D :P :wink:
    - sonkartal, in 4 years
  • şizofren ünlüler

    Tarihte şizofreni hastalığına yakalanan bir çok önemli isim var. Bunların en bilinenleri John Nash(Nobel Ödüllü Matematikçi) Andy Goram(İskoçyalı futbol oyuncusu) grubun ilk yıllarında bestelerin çoğunu yazan vokal yapan ve gitar çalan ama ne yazık ki hastalığı yüzünden grubu bırakmak zorunda kalan Pink Floyd’dan Syd Barrett’tır.

    1922’de “Ruh Hastalarının Resimleri” adlı kitabı yayınlanan Prinzhorn sanatla tedavinin öncüsü olarak kabul edilir. Prinzhorn araştırmalarını yaptığı Heidelberg Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nde aslında sanatçı olmayan şizofreni hastalarının yaptığı resimleri biriktirir. Onun koleksiyonundaki pek çok parça fazlasıyla sıra dışı özellikleri ve ustalıklı yapılışlarıyla modern sanatçıların eserlerine çok benzer. Bu psikotik sanatçılardan en önemlisi Adolf Wölfli’dir. Paranoid şizofreni tanısı konulan Wölfli hastaneye yatırılmasından 4 yıl sonra resim yapmaya başlar. Ölümünden sonra kara kalem ve renkli kalemlerle yaptığı resim ve desenler satılmaya başlanır. Kısa süre sonra da adına bir vakıf kurulur. Eserleri de İsviçre’nin Bern Sanat Müzesi’nde korunmaya alınır. O dönemde şizofreni hastalarının sanatçı olamayacağına inanılırmış. Fakat daha önceden eğitim almayıp da hastanedeki çalışmaları sonrasında şaşırtıcı eserler ortaya çıkaran hastalar bu fikri değiştirmiştir.

    Ama bir isim var ki o şizofren ressamların en bilineni ve hastalığının tüm ruh hallerini resimlerine en çok yansıtanıdır. Louis Wain (1860 - 1939) yaptığı sıradışı kedi resimleriyle tanınan ünlü bir ressamdır. Onun tablolarında çay partisi veren kediler gibi olağan dışı durumlara rastlayabilirsiniz. Ölümünden on beş yıl kadar önce şizofreniye yakalan ve iyi olduğu dönemlerde kedileri en sevimli ve insanımsı halleriyle tasvir eden Wain’in hastalığı atakta olduğu dönemlerde tavuskuşu kuyruğuna benzeyen sanki dışarıya enerji yayıyormuş gibi görünen rengarenk ve kelimenin tam anlamıyla rahatsız edici kediler resmetmeye başlamıştır.

    Böylece sanatçı istemsiz olarak ortaya 2 farklı teknik çıkarmıştır. Hiç kuşku yok ki bunlardan en dikkat çekici olanı da şizofreniyken yaptığı resimlerdir. Onun şizofreni hastası olduğunu bilmeyen pek çok insan aynen Picasso’nun da yaptığı gibi resmetme yeteneğini mükemmelleştirdikten sonra artık kendisini aşan bir tarzı benimsediğine inanmıştır herhalde. Fakat migren hastalığından mustarip olan Picasso’da da olduğu gibi Wain de aslında bunu farkında olmadan yapmıştır.

    Peki eğer kişi bir sanatçıysa ve yakalandığı hastalığın yan etkileri aslında farkında bile olmadan sanatına etki ediyorsa ve bu da sanki bir stil gibi algılanıyorsa...



    Bu gerçekten olabilir mi? Gerçekten bazı hastalıklar dehaların kendilerine özel teknikleri olarak algılanıp sanatlarını olumlu yönde etkileyebilirler mi?

    VKV Amerikan Hastanesi’nden Psikiyatr Dr. Gülçin Arı Sarılgan konuyla ilgili olarak ‘psikiyatrik hastalıklarda sanata yatkınlık son yıllarda çok araştırılan bir konudur. Hiçbir hastalık insandaki sanatsal kapasitenin belirleyicisi olamaz ama bunu etkileyebilir. Bu konuda yapılan araştırmaların bir çoğunda sanatçı olmakla psikiyatrik rahatsızlıklar arasında ilişki olduğu vurgulanmıştır. Fakat bu bulgular kesinlik kazanmamıştır. Şizofreni hastaları sözel dili yeterince iyi kullanamadıklarından görsel dili daha çok tercih ederler. Belki de hastalığın doğasında var olan bu iletişim sorunu hastayı doğal bir şekilde sanata yönlendirir’ diyor.
    - gokche, in 4 years
  • benim resimlerimide öldükten sonra saklarlarmı acaba...

    okuyunca farkettim...resimlerimin neden öyle ilginç olduğunu... :D
    - gokche, in 4 years
  • şizofren ünlüler

    VKV Amerikan Hastanesi’nden Psikiyatr Dr. Gülçin Arı Sarılgan konuyla ilgili olarak ‘psikiyatrik hastalıklarda sanata yatkınlık son yıllarda çok araştırılan bir konudur. Hiçbir hastalık insandaki sanatsal kapasitenin belirleyicisi olamaz ama bunu etkileyebilir. Bu konuda yapılan araştırmaların bir çoğunda sanatçı olmakla psikiyatrik rahatsızlıklar arasında ilişki olduğu vurgulanmıştır. Fakat bu bulgular kesinlik kazanmamıştır. Şizofreni hastaları sözel dili yeterince iyi kullanamadıklarından görsel dili daha çok tercih ederler. Belki de hastalığın doğasında var olan bu iletişim sorunu hastayı doğal bir şekilde sanata yönlendirir’ diyor.

    Mesela bu farklı bir haber..şizofreni ile sanatçı kişilik arasındaki ilginç bağ ilk defa duyuyorum.

    Teşekürler.
    - sonkartal, in 4 years
  • ve şairler...

    Tekrar sanat ile şizofreni arasındaki ilişkiye dönecek olursak, öncelikle söylemek gerekir ki, özellikle paranoid tip şizofreni ile desorganize dağılmış tip şizofreni şair ve sanatçılarda sıklıkla görülebilen rahatsızlıklardır. Desorganize dağılmış tip şizofrenler saçma sapan konuşmalar yaparlar ve sosyal çevreleri tarafından saçma olarak değerlendirilen davranışlar gösterirler. Ağlanacak şeye gülebilirler, gülünecek şeye de ağlayabilirler. Duygulanım ifadeleri anlamsız yere sık sık değişir. Şairlerde de bu tip söylemlere rastlamak olasıdır. Özellikle gerek sembolist gerekse sürrealist sanatçılar/şairler eserlerinde/şiirlerinde nesnel anlamı boğdukları ve hayallerinin sınırsız sularında yüzdükleri için yaratıcı imgeler üretebilmektedirler. Gerçek ile hayal arasındaki hatların buharlaşmaya başlaması belki de yaratıcılığın başladığı noktalardan birisidir. Benliğin örselendiği, bilincin yaralandığı durumlar da bu çerçevede değerlendirilebilir. Bununla birlikte iyi bir şiirde hem iç gerçeklik hem de dış gerçeklik kelimelere yansımaktadır ya da yansımalıdır. Bu da sembollerle ve imgelerle gerçekleşir. Nasıl sembollerde anlamsızlık söz konusu değilse, dıştan anlamsız görülse de, hayaller kendi içinde nasıl anlamlı ise imgelerde aynı şekilde anlamlıdır. Mesele imgeyi çözümlemektir. Onun çözümlenememesi anlamsız olması demek değildir. Bu noktada şairlerin, ya gerçekten şizforeni ya da şiir tadında ve kıvamında yazdıkları dizelerinde şizofrenik söylemlerden yararlandıklarını söylemek durumundayız.
    Sullivan`a göre, şizofreni parçalanma ve karmaşadan kaçınmak için kullanılan adaptif bir stratejidir. Şizofren birey için güvenlik ve anlam arayışı, doyum ve gerçeklik gibi gereksinmelerden daha önemlidir. Varoluşa anlam arayan kişi olarak şair de, hafif bir şizofrendir. Sanatçılarda böyle bir durumun olması onların yaratıcılıklarını artırabilir. Nitekim Jung Paris’te Picosso’nun sergisini gezdikten sonra “bu adam tam bir şizofren” der. Ancak Garaudy’nin de dediği gibi “Picasso şizofren olsa da, her şizofren Picasso değildir”. İşte burada şizofren bile olsa yaratıcı düşünce ve bunun dışa vurumu olarak sanat eserini değerlendirirken aceleci olmamak gerekir. Zira yaratıcılık, belki de, “psikopatoloji”den ziyade “normal psikodinamik”le daha yakından ilişkili olarak izaha çalışılmalıdır.

    O halde yaratıcılık nedir sorusuna cevap aramak durumundayız. Zira buna cevap bulmadan sanatçı/şair ile psikopatoloji arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlayabilmek çok zordur.

    Yaratıcılık, varoluşa yeni şeylerin katıldığı bir zihinsel süreçtir. Konuyu özelleştirerek şiir bağlamında düşünecek olursak şair; bakir, otantik ve yaratıcı imge, sembol ve ifadeleri kah düşünerek kah aniden gelen bir fırtınayla dile getiren, ama bunu şiirin olmazsa olmazları içerisinde yapmaya çalışan/yapan bir sanatçıdır. Bu sebeple yaratıcı söylem aynı zamanda yaratıcı bir hayal gücünü gerektirmektedir. Ancak bu da yeterli değildir. Çünkü hayalin kelimelerle resmi yapılırken şiir dili ve şiir sesi dikkate alınmalıdır.

    Acaba şair neden şuur altıyla teması kuvvetli olmak zorunda olan kişidir? Bu soru şiirle nesrin arasındaki farkı da ortaya koymaktadır. Gerçi nesirde de şuur altı önemlidir, ancak nesirde şiir dilinde olması gereken özellikleri aramamak gerekir.

    Şair iç dünyasının, yani şuur altı ve hatta şuur dışının engin zenginliğinden ilham alır. Söylemin şiir dilinde ve sesinde olması işin teknik tarafıdır. Ancak bu teknik taraf gerçekleşebilmek için önce şuurun yarılarak aradaki çatlaktan öte tarafın, yani ırmağın karşı tarafının rengini ve kokusunu hissetmek, duyumsamak önemlidir. Buna “ne demek yani… şair şaman gibi bir şey midir?” diye itiraz edilebilir. “Evet. Şair orijinal, otantik ve yaratıcı bir ürün ortaya koymak istiyorsa raks eden şaman gibi kendisinden geçerek görüntü aleminin kapısını kapatmalı ve hayal aleminin kapısını aralamalıdır”. Buna ırmağın diğer kenarına geçme de diyebiliriz. Mevcut kıyı nesir alanına aittir, ötelerdeki kıyı ise şiire. İşte iyi şairler “hep öte taraftan yazarlar”. Lakin öte taraftan yazmak pek çok sağlıklı insan için çok zordur. Özel bir konsantrasyon gerektirir bu. Ancak ruhsal olarak hafif bir şizofreni, hafif bir nevroz yaşayanlar şuur dışıyla teması daha fazla kurma şansına sahiptirler. Şuur dışı şuurlu hayata göre anlamsızlık alanı olduğu için şizofrenin anlamsız konuşmaları normal insanlara garip gelebilir. Çünkü şuur dışı semboller alanıdır. Sembollerin zamana, mekana ve dünyevi anlamda mantıksal kurallara tabii olmaması ise yaratıcılığın başladığı yerdir.

    Şair şuur altından ve hatta şuur dışından ne kadar çok beslenirse, söylediği şiir iyi şiir haline gelebilir. Şizofrenik söylemler ne kadar çok olursa sembolik ve imgesel söylemler de o nispette kaliteli bir yapı kazanacaktır.

    Sahi şairler gerçekten şizofren midir?

    Belki de…Olabilir ya da değillerdir… Kimbilir?
    - gokche, in 5 years
  • Ergenlik yaşı sekize kadar düştü


    Yapay hormonlar nedeniyle, kızlarda 10-11, erkeklerde ise 11-12 yaşlarında başlaması gereken ergenlik kızlarda 8, erkeklerde ise 9 yaşına kadar düştü.




    Erken ergenliğe giren çocukları pek çok sağlık sorunu bekliyor..

    Erken ergenlik patladı. On ya da on iki olması gereken ergenlik yaşı Türkiye'de yedisekize kadar düştü. Henüz çocukluğunu yaşamadan ergenliğe girenlere doktorlar tedavi uyguluyor. Tedavi edilemeyen çocukları ruhsal ve fiziki pek çok sorun bekliyor. Avrupa Birliği yaptığı uyarıda erken ergenliğe yapay hormonların neden olduğunu açıkladı. Turfanda sebze meyveler, hormonlu gıdaların yanı sıra ojelerden şampuanlara kadar pek çok yapay hormon çocukların ergenliğini hızlandırıyor. Erken ergenlik tedavisine alınan çocuklara şampuanlar dahil her türlü kozmetik, turfanda ve mikrodalga yasaklanıyor. Erken ergenlik özellikle kız çocuklarını tehdit ediyor. Yedi yaşından itibaren çocukların memelerinde büyüme ve sekiz yaşında regl görülebiliyor. Erken ergenliğe giren çocuklarda bir anda boy artışı oluyor. Kemik yaşı bununla birlikte büyüyor.

    AB'DEN UYARI

    Kızlarda 10-11, erkeklerde ise 11-12 yaşlarında başlaması gereken ergenlik kızlarda 8, erkeklerde ise 9 yaşına kadar düştü. Erken ergenliğe giren çocukları pek çok sağlık sorunu bekliyor. Küçük yaşta birden başlayan boy uzaması duruyor, yetişkin boyları yaşıtlarından çok daha kısa kalıyor. Henüz yedi yaşındayken bir genç gibi göründükleri için seksüel gelişimleri ciddi şekilde etkileniyor, psikolojileri bozuluyor. Avrupa Birliği çocukların erken ergenliğe girmesine neden olan endokrin bozucularla ilgili bir liste yayınladı. Listede hormonlu yiyecekler, belirli plastik türleri, boyaların içindeki maddeler, deterjan ve kozmetiklerin içinde yer alan hormonlu maddeler yer alıyor. Bu şekilde çevreden alınan ostrojenler çocuklarda ergenliğin zamanından önce tetiklenmesinde etkili oluyor. Erken ergenliğe giren çocukların önce kemik ölçümlerine bakılıyor, ergenlik zamanından önce başladıysa ilaç tedavisi uygulanıyor. Çocuklar ergenlik dönemine gelene kadar ilaçla hormonları ayarlanıyor.

    AİLELER ÖNLEM ALSIN

    Ergenlik uygun yaşa kadar durduruluyor. Bu sırada ailelerden bir dizi yaşamsal önlem almaları isteniyor. Turfanda yemeleri yasaklanıyor, her türlü kozmetikten uzak tutuluyorlar, tamamen doğal ürünler tavsiye ediliyor. Tek yönlü beslenmeleri kesinlikle istenmiyor.

    ORGANİK BESİNLER KULLANIN


    Prof. Dr. Oya Ercan (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adolesan Bilim Dalları Başkanı): Son dönemde ergen ergenlik nedeniyle başvuran hastalarımız çok arttı. Çocukları tam olarak nelerin erken ergenliğe soktuğu belirlenemiyor. Ama yapay hormonla temas edenler ciddi şekilde etkileniyor. Bebeklikten itibaren endokrin bozuculardan uzak tutulmaları gerekiyor. Plastik yerine cam biberon kullanımı konusunda aileleri uyarıyoruz, emziklere kadar hatta şampuanlara kadar organik olmayan maddelerin kullanılmaması gerekli. Erken ergenliğe giren çocukların deodorant kullanımını bile ben önermiyorum. Her türlü endokrin bozucu çocukların gelişimini etkiliyor. Çevresel hormonlardan etkilenip küçücük yaşta ergenliğe giren çocukları tedaviye alıyoruz.

    BEŞ YAŞINDA REGL


    Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz (Endokrinoloji Büyüme ve Ergenlik Uzmanı): Eskiden bizim kliniklere hep boy kısalığı şikâyetiyle hastalar gelirdi. Şimdi erken ergenlik şikâyetleri ilk sıraya yükseldi. Beş yaşında regl görmeye başlayan çocuk hastam bile oldu. Televizyondan ve cep telefonundan kaynaklanan dalgalar, televizyondaki erotik yayınların seyredilmesi bile seks hormonlarını tetikliyor. AB'nin yayınladığı uyarıya göre, çocukların tırnaklarına sürdükleri ojeler bile erken ergenliği tetikleyebilir. Çünkü, çocuklarda östrojen hormonu yok denecek kadar azdır, dışar dan alınan küçük bir hormon ergenliği başlatır. Bu çocuklara ilaç tedavisi uygulayarak doğru yaşa kadar ergenliklerini erteletiyoruz



    www.aktuelpsikoloji.com 10.02.2009
    - sonkartal, in 5 years
  • gokche number one :wink:
    - sonkartal, in 5 years
  • gokche number one :wink:

    şizofrenik rahatsızlığı olanların aslında ayrıcalıklı yanlarınında olduğunu ortaya koymak istedim....sırf hastalık olmazki canım birazda bize kattığı bişeyler olsun dimi ama
    - gokche, in 5 years
  • beynimizi etkileyen besinleri iyi ve kötü olarak ayırmalıyız. Kötü gıdalar nasıl etkiler?

    Kan şekerini aniden yükselten gıdalar aldığımızda pankreas bezi hemen faaliyete geçer ve insülin salgılayarak şekeri düşürür. İnsülin, şekerin kullanılması ve depolanması için kan hücrelerimizi yönlendirmekle görevlidir. Zamanla hücreler, sürekli yüksek seviyede insülin bombardımanına karşı dirençli hale gelebilirler. Sonunda şekeri yönlendirmek için daha fazla insülin gerekir ve bu ihtiyaç giderek artar. Böylelikle pankreas bezi adeta yalama olur, iş göremez hale gelir.

    Salgılanan insüline karşı hücrelerde direnç gelişir, insülin de yağ olarak depolanarak şişmanlığa sebep olur. Ayrıca Alzheimer (bunama) ve depresyon gibi psikiyatrik hastalıklara da zemin hazırlanmış olur. Kısacası sağlığımız için gıdaların iyi veya kötü olması söz konusudur.

    Hangi gıdalar mutlu eder?

    • Kan şekerini hızla yükselten beyaz şeker zararlıdır. Kişi başına düşen şeker tüketimi arttıkça depresyon ve ciddi ruhsal hastalıklarda da artış olmaktadır.

    • Karbonhidratlar, moralimizi iyileştiren serotonininin salınımını uyardıklarından, bu gıdaları diyetimizden tamamen çıkarmak üzüntü ve keder haline sürükleyebilir. Çünkü karbonhidratlar vücudumuzda şekere dönüşürler ve şeker de yakıt olarak kullanılır. Ancak beyaz ekmek yersek, karbonhidratla birlikte lif alamıyoruz demektir.

    Sonuç olarak da ekmek hızlı bir şekilde kan şekerine dönüşür. Kan şekerindeki bu çok hızlı yükseliş ve düşüşler, daha sonra kişinin acıkmasına sebep olur. Yani kepeğinden ayrılmış beyaz un kötü gıdadır. Buğdayın olduğu gibi öğütülmesiyle elde edilen tam buğday ununun lif oranı yüksektir. Tam buğday unuyla karşılaştırıldığında beyaz un yüzde 41 oranında daha az folik asit, yüzde 41 daha az B12 vitamini, yüzde 52 daha az selenyum ve yüzde 75 daha az çinko ihtiva eder.

    • Lifli tahıllarda, meyve sebzelerde bulunan tüm bu besinler ve antioksidanlar beyni korur, sinir sistemini normal işler hale getirir.

    • Yapay yollarla hidrojenlenmiş yağlar (margarin gibi) kötüdür. Taze tereyağı, halis sızma zeytinyağı gibi doğal oluşumlu katı ve sıvı yağlar iyi gıdadır.

    • Hamburger ve cips kötü gıdalardır.

    • Mineraller, bazı amino asitler ve besleyici enzimler bakımından zengin olan meyve sebzeler gibi gerçek gıdalar vücuda vitamin ve mineral sağlarlar, ama aynı zamanda toksinleri (zehirli atıklar) kendilerine çeken ve yeniden emilmelerine ya da işleme sokulmaları¬na fırsat vermeden vücudumuzdan dışarı atan lifler içerirler. Meyve ve sebzeler bol tüketilmesi gereken gıdalardır.

    • Balık, ihtiva ettiği omega 3 yağ asitleriyle oldukça besleyici ve beyin için elzem bir gıdadır, bunamaya karşı birebirdir.

    • Fıstık, fındık, badem, ceviz gibi kuruyemişler, doymamış yağ, E vitamini, kalp dostu sterol bileşimleri barındırırlar ve antioksidan (gençleştirici) etkiye sahiptirler. Kuruyemişler kalp hastalıklarına yakalanma riskini azalttıkları gibi, yaşa bağlı zihinsel performanstaki düşüşü de önlerler. • Yüksek kalorili kola ve gazozların hiç besin değeri yoktur. Üstelik yemekle birlikte tüketildiklerinde, beyinde tokluk hissini oluşturan normal mide-beyin iletişimini engelleyerek daha çok yemeye sebep olabilirler.

    • Paket meyve suları da kötü gıdadır.

    Depresyonu önlemek için ne yenilmeli?

    Depresyondaki kişi aşırı üzüntülü ve sıkıntılıdır. Durgun ve neşesizdir. İsteksiz ve karamsardır. Önceden hoşlandığı şeylerden zevk almaz. İştah ve uyku genelde azalmıştır. Günümüzde giderek daha çok kişinin yakalandığı depresyonun ortaya çıkışında genetik yatkınlık, felaketler gibi stresler, çevre gibi birçok faktör etkilidir.

    Ancak beslenme şeklinin de önemi büyüktür. Omega 3 ihtiva eden balıkla beslenme depresyon riskini düşürür. Rafineri (işlenmiş) suni yağların ve beyaz şekerin aşırı tüketilmesi depresyonu kolaylaştırır. Düşük seviyede folik asit, B12 vitamini ve çinko almak depresyonu önlemede etkilidir. Bunların hepsi tam ekmekte mevcuttur.

    Yağlı yiyecek Alzheimer riskini arttırır Alzheimer veya diğer adıyla bunama, hafıza, muhakeme, öğrenme, mantıklı düşünme, yön bulma ve iletişim gibi birçok yetenekte bozulma meydana gelmesiyle ortaya çıkar.

    Alzheimer tipi tüm bunamaların yüzde 70’ini oluşturuyor. 65 yaş üzerindeki kadınlar için hayat boyunca Alzheimer olma riski yüzde 19, erkekler için 10’dur. Alzheimer’in önümüzdeki 40 yıl içinde dört kat artması bekleniyor. Alzheimer hastalarında genellikle önemli davranış ve zihin değişiklikleri görülür, sonunda da kendilerine bakma yeteneğini kaybederler.

    Bu durum yıllar içinde sinsice ilerleyerek belirir. Tam tahıl ve tam ekmek gibi lifli, kompleks karbonhidratlar, meyve ve sebzeler Alzheimer’e karşı koruma sağlar. Aşırı yağ tüketimi (özellikle hayvansal yağlar) Alzheimer riskini artırır. Kuruyemiş, zeytinyağı ve özellikle balıkta bulunan omega 3’ün Alzheimer’e karşı korunmada faydası büyüktür.

    Beyaz ekmek stresi arttırır Panik bozukluğu ve stres de çağımızın çok görülen rahatsızlıklarındandır. Panik bozuklukta, kendiliğinden ve beklenmedik şekilde oluşan yoğun endişe ve korku atağı vardır. Kalp çarpıntısı, sersemlik hissi, solunum güçlüğü, karın bölgesinde rahatsızlık, göğüste ağrı, irade kontrolünü kaybetme ve delirme korkusu panik bozukluğun belirtilerindendir.

    Panik bozukluğu ve strese karşı dayanıklılığı arttırmak için yağ oranı düşük diyetler uygulanmalıdır. Tahıl, meyve, sebzede bolca bulunan tiamin ve selenyum eksikliği strese yakalanma riskini yükseltir. Panik bozukluğa hassasiyeti olan kişilerde fazla kafein alınması endişe halini artırabilir. Yine beyaz ekmek gibi işlenmiş karbonhidratlar ve şekerli abur cuburlar kan şekeri seviyesinde dalgalanmalara yol açtığından belirtileri şiddetlendirebilir.

    Cips ve kola hiperaktiviteyi tetikler Dikkat eksikliği ve hiperaktivite de (DEMB) çok sık rastladığımız psikolojik hastalıklardandır. Dikkat eksikliğinde, aşırı hareket ile sosyal, akademik ve mesleki işleyişin bozulması söz konusudur. Daha çok çocuklarda görülse bile giderek yetişkinlerde de ortaya çıkmaktadır. Genellikle organize olamama, düşük ders notları, verimsizlik, ruh halinde dalgalanmalar, zihinsel zorlanma, öfke patlamaları, dengesiz uyku düzeni, sabırsızlık ve sürekli başkalarını rahatsız etme gibi kişinin insani ilişkilerini bozan, özgüveni azaltan belirtiler mevcuttur. Hiperaktivitenin en büyük nedenlerinden biri çocukların hareket azlığı ve enerjilerini boşaltmamalarıdır
    - gokche, in 5 years
  • gokche number one :wink:

    şizofrenik rahatsızlığı olanların aslında ayrıcalıklı yanlarınında olduğunu ortaya koymak istedim....sırf hastalık olmazki canım birazda bize kattığı bişeyler olsun dimi ama

    Ayrıcalıklı ve en önemsenesi yanları zekalarıdır şizofrenlerin..

    Psikiyatrik hastalıklardan bazılarının götürdükleri yanında öğretileride oluyor hastaya...
    - sonkartal, in 5 years
  • Krizden etkilenen iş adamları çareyi psikiyatri de arıyor


    Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de etkisini büyük bir şekilde gösteren ekonomik krizin, özellikle işleri etkilenen iş adamları başta olmak üzere, çeşitli kesimlerden psikiyatrlara başvuruyu arttırdığı belirtildi.




    NP İstanbul Hastanesi’nden Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan ANKA’ya yaptığı açıklamada, ekonomik krizin hem toplum, hem de bireyler açısından önemli etkileri olduğunu söyleyerek “Şu anda krizi gerçekten yaşayan kişiler bulunuyor; ancak ithalat sektöründe olan iş adamlarının ciddi bir etkilenmeleri söz konusu. Yatırımlarını durdurmuş durumdalar, endişe içindeler ve dolayısıyla psikiyatri uzmanlarına başvurma konusunda da artış var” dedi. Prof. Dr. Tarhan, iş adamlarında genellikle panik hissinin hakim olduğunu söyleyerek “Çünkü onlar genelde duygularını belli etmeyen insanlar ve depresyonların örtülü yaşıyorlar. Kalp spazmı, psikosomatik hastalıklar, maskeli depresyon şeklinde yaşıyorlar. Sosyal rolü ile iş adamı rolünü karıştırmayan krizi rahat atlatıyor” diye konuştu.

    “ÖNCELİKLE KRİZİ KABULLENMEK, ARDINDAN ANALİZİNİ YAPMAK GEREKİYOR”


    Prof. Dr. Tarhan, kriz dönemlerindeki psikiyatrik yaklaşımda, öncelikle krizi kabullenmek ve sonra da analizini yapmak gerektiğini söyledi. Krizin içinde olanların aşırı reaksiyon göstermesinin doğal olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Çünkü resmin tamamını göremiyorlar. Krizden etkilenen kişiye öncelikle onu anladığını hissettirmek lazım. Belirsiz bir şey bırakmamak gerekiyor. ‘Senin durumun şudur, her şey kontrol altında’ demek ve inandırmak lazım. Krizde kontrol duygusu çok önemli” dedi. Kriz psikolojinde ilk rastlanan sorunun ‘panik atak’ olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan şunları söyledi:

    “Beynin kontrol duygusunun bozulduğunu, henüz psikiyatrların çoğu kabul etmiyor; ama kontrol duygusu kaybolunca otonom sistemi aşırı çalışıyor. Krizin akut döneminde kontrolü kaybediyorum diye panik ataklar yaşanıyor. Kişi içinde bulunduğu durumdan kendini suçluyorsa, devamında panik duygusu gelişiyor. Kişisel başarı ile iş başarısını birlikte görenler daha çok sorun yaşıyor. Oysa kişinin bu rolleri karıştırmaması gerekiyor.”

    “BU TÜR KRİZLER AHLAKİ DEĞERLERİ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ETKİLİYOR”


    NP İstanbul Hastanesi’nden Psikiyatr Prof. Dr. Kemal Arıkan ise, krizlere Türkler’in alışkın olduğunu söyleyerek “Bu kriz 2001’deki gibi aniden ortaya çıkmadı. Daha çok gecekondu bölgelerinde yaşayanları, işten çıkartılanları, iş umudu olanları, eğitim düzeyi düşük kitleyi vuruyor. Etkisi olup bitiyor mu? Hayır. 2001’de yapılan araştırmanın sonunda görüyoruz ki, krizin etkileri kolay geçmiyor.Psikolojik etkisi, sağlık üzerindeki etkisi krizden sonra da devam ediyor” dedi. Psikolojik etkilerine ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Arıkan şunları söyledi:

    “Stres yaratıyor, stres hormonlarını yükseltiyor. Diyabete kansere yol açabiliyor, riski artırıyor. Vücudun savunma sistemlerini düşürüyor. Ruh sağlığı için en önemli problem, insanın hayatından zevk almayışıdır. Yaptığı işten zevk alamayan, hayattan zevk alamayan insan depresyona girer. Anksiyete, paniklere yol açabilir. Ayrıca bu krizler insanların ahlaki değerlerin önemli ölçüde etkiliyor. İnsanlar anti sosyal değilse bile o tür tutumlar içine girebiliyor ve zemini varsa şiddetleniyor. Narsisistik kişiler varsa çökkünlük yaşayabiliyor. Biliyoruz ki ne yazık ki, intiharlar artıyor. Kumar bağımlılığı, madde bağımlılığı artabiliyor. Ekonomik koşulların kötüleşmesi ile beraber bunlar ilerliyor. Yaşlılarda ciddi sorunlara yol açıyor, özellikle emekli olanların ağzının tadını çok kaçırıyor, ayrıca depresyon yaşlılarda görülüyor.”

    Krizler karşısında öncelikle rahat olunması gerektiğine işaret eden Prof.Dr. Arıkan, “Relaks olmak lazım. Böyle stresler karşısında insanların savuma düzenekleri var ve harekete geçiyor. Gardımızı alarak yumruk yemememiz lazım, beklentilerimizi aşağı çekmek lazım” dedi. .
    - sonkartal, in 5 years
  • Erkeklere Göre Kadınlar Sadece Bir Meta

    Bilim adamları kanıtladı, yarı çıplak veya çıplak bir kadının erkeklerin kafasında birer objeden başka bir şey olmadığı ortaya çıktı


    ABD'de yapılan bir araştırmada bir grup erkeğe bikinili kadın fotoğrafları gösterildi. Beyinleri taranan erkeklerin bu fotoğraflar karşısında sarhoş olmuş kadar etkilendikleri ve beyinlerinin bir kısmının harekete geçtiği saptandı.
    Araştırmada özellikle cinsel eğilimleri diğerlerine oranla daha fazla olan erkeklerin bu tip fotoğraflar görünce beyinlerinin bir bölümünde yer alan sosyal etkileşimin hızla çalışmaya başladığı tespit edildi.
    Princeton Ünversitesi'nden Profesör Susan Fiske, bazı erkeklerin kadınları 'insan' olarak görmediğini ifade etti.
    "Kelime anlamıyla onları birer nesne gibi gördüklerini söylemiyorum.Tabii ki kadınların insan olduklarını biliyorlar.Ancak beyin taramaları gösteriyor ki bu tip erkeklerin nesnelere verdikleri reaksiyonlarla fotoğraflara verdikleri aynı. Sanki gerçekten de kadınlar insan değilmiş de birer objeymiş gibi düşünüyorlar."
    Fiske ayrıca, çıplak kadın fotoğraflarının basında ve medya kuruluşlarında bu kadar yaygın gösterilmesinin insanlar üzerinde bombardıman etkisi yarattığını da dile getirerek, toplumların zihniyetlerinin olumsuz yönde etkilendiğine parmak bastı.
    "Sanırım televizyonlarda gördüğümüz şiddet de çıplaklıkla paralellik gösteriyor. İnsanlar tüm bunlara giderek alışmaya başladı"
    Profesör, iş yerlerinde de erkeklerin cinsel açıdan beğendiği, çekici bulduğu karşı cinse, diğer çalışma arkadaşlarına göre daha farklı davrandığını belirtti
    - sonkartal, in 5 years
  • bu haber şiddeti, kadına duyulan saygı eksikliğini çok net açıklıyor...

    daha önce böyle bir bağ kuramamıştım...

    gerçekten aydınlatıcı bir haberdi teşekkürler sonkartal...
    - gokche, in 5 years
  • Evet gokche doğru bir tespit yapıp kanıtlamışlar.

    Maalesef hemcinslerimin birçoğunda bu durum var. :(
    - sonkartal, in 6 years
  • Maalesef teşhirci karşıcinslerimizde yok değil hani..

    İlksen'in dediği gibi kadın ilk önce kendine saygı duymalı.
    - sonkartal, in 6 years
  • Maalesef teşhirci karşıcinslerimizde yok değil hani..

    İlksen'in dediği gibi kadın ilk önce kendine saygı duymalı.

    tabiki öyle...

    ama hepte olucak vunu yapanlar hep olucak...

    sadece onlara bu gözle bakılmıyorki...kendini öyle gösteriyorlar bedenlerini önplana çıkarıyorlar...bundan bunu yapmayanlarda zarar görüyor işte...
    - gokche, in 6 years
  • Şizofrenideki Yeni Buluş Tartışılıyor


    GATA'nın şizofrenlere umut olan çalışması tartışılıyor. Psikiyatristler konuya şüpheci yaklaşıyor.



    Gülhane Tıp Akademisi'nde fareler üzerindeki deneylerde, beyindeki agmatin maddesinin şizofreniye yol açtığının saptanması tedavi için umut verse de psikiyatristler konuya şüpheci yaklaşıyor.

    Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nden (GATA) bir grup bilim insanı, günümüzde kesin tedavisi olmayan ve her yüz kişide bir görülen şizofreniye, beyinden fazla miktarda salgılanan "agmatin" adlı kimyasalın neden olduğunu öne sürdü. Bazı uzmanlarsa, fareler üzerinde yapılan araştırmanın şizofreni hastalığı için umut verici olduğunu ancak şimdilik sadece hayvanlar üzerinde denendiği için kesin bir sonuca hemen varılamayacağına dikkat çekiyor.

    Şizofreninin nedeni agmatin mi


    GATA Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve ekibi, madde bağımlısı yapılan farelerle şizofreni hastalığı arasındaki ilişkiyi ele aldı. "Alkol ve Madde Bağımlılığı ile Şizofreninin Nörobiyolojik Temellerinin Araştırılması" adlı projeyi başlatan araştırmacılar, beş yıl süren çalışma sonunda, farelerde agmatinin şizofreni yapabilecek önemli bir etken olduğunu saptadı. Ekip, agmatin oluşumunu engelleyen ve halen ABD'de tarımda parazit ve mantar öldürücü olarak kullanılan bazı kimyasal maddelerin toksisite değerlendirmeleri yapıldıktan sonra şizofreninin tedavi edilmesinde denenebileceğini öngördü.

    TÜBİTAK destekli araştırma, Türk Patent Enstitüsü'nden patent aldı ve sonuçları European Neuropsychopharmacology ve Journal of Psychopharmacology adlı tıp dergilerinde yayımlandı.

    Araştırmanın mutluluk verici olduğunu belirten Dünya Şizofreni Derneği Başkanı Aysel Doğan, "Çalışma birçok insanı umutlandıracaktır. Ancak Türkiye'de bilindiği gibi bilim çalışmaları çok kısıtlı. Türkiye'de 700 bin şizofreni hastası var, ve benim oğlum da onlardan biri" dedi.

    Şizofreni Dernekleri Federasyonu Başkanı ve Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Bölümü'nden Doç. Dr. Haldun Soygür ise, şizofreninin henüz nedeni bilinmeyen bir beyin hastalığı olduğunu belirterek, "Şizofreni için ideal bir hayvan modeli oluşturmak oldukça zordur" dedi. Çalışmanın Türkiye için önemli olduğunu belirten Soygür, şöyle konuştu: "Deney ve hayvanlarından yola çıkarak bulunan tedavi, akla yatkın değil, sınanması gerekir, zamana ihtiyaç vardır."

    "Hayal kırıklığına uğratabilir"


    International Hospital'dan Psikiyatrist Dr. Ali Ayas ise agmatin adlı kimyasalın, özellikle bağımlılık (kokain, alkol, nikotin) çalışmalarında son zamanlarda adı geçen bir nörotrans-mitter, yani beyin kimyasındaki bir aracı madde olarak tanındığını söyledi. Ayas, sözlerini şöyle sürdürdü: "Ancak şizofreni gibi kronik bir hastalık söz konusu olduğunda, çok kesin ve fazla ümitlendirici haberlerin verilmesi hayal kırıklığına yol açabilir. Henüz hayvan deneyi aşamasındaki çalışmaların klinikte hastalar üstünde etkin olduğunun kanıtlanması zaman alacaktır."


    www.aktuelpsikoloji.com 18.02.2009
    - sonkartal, in 6 years
  • Dün bulduk bugün tartışıyoruz. :D

    Tartışma iyidir ..herşey tartışılır.
    - sonkartal, in 6 years
  • Şizofrenideki Yeni Buluş Tartışılıyor


    International Hospital'dan Psikiyatrist Dr. Ali Ayas ise agmatin adlı kimyasalın, özellikle bağımlılık (kokain, alkol, nikotin) çalışmalarında son zamanlarda adı geçen bir nörotrans-mitter, yani beyin kimyasındaki bir aracı madde olarak tanındığını söyledi. Ayas, sözlerini şöyle sürdürdü: "Ancak şizofreni gibi kronik bir hastalık söz konusu olduğunda, çok kesin ve fazla ümitlendirici haberlerin verilmesi hayal kırıklığına yol açabilir. Henüz hayvan deneyi aşamasındaki çalışmaların klinikte hastalar üstünde etkin olduğunun kanıtlanması zaman alacaktır."

    Psikiyatr düşüncelerinde haklı gibi közüküyor.

    Deney aşamasındaki bir çalışmanın, insan üzerinde etkisi henüz kanıtlanmadığı halde fazlaca iddaalı ve ümit verici açıklamaların yapılması dr.dediği gibi hayal kırıklıgı yaratabilir.
    - sonkartal, in 6 years
  • Demans 40 yaşından Sonra Başlıyor


    Bulmaca çözmek, satranç oynamak veya kitap okumak, hastalığın görülme riskini azaltıyor...




    Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Eğitim ve Araştırma Merkezi Nöroloji Ana Bilim Dalı Uzmanı Doç. Dr. Handan Işın Özışık Karaman, bunamanın (demans), belleğin, zekanın, düşünme yeteneğinin, kişiliğin, davranışın ve duygulanım durumunun geri dönülmez şekilde bozulması olduğunu söyledi.

    Doç. Dr. Karaman, Çanakkale Tabip Odasının iş birliğiyle düzenlenen bilgilendirme toplantısında yaptığı konuşmada, bunamanın sinsi ilerleyen bir hastalık olduğunu bildirdi.

    Alzheimerın en bilinen bunama çeşidi olduğunu ve daha çok kadınlarda görüldüğünü belirten Karaman, erkeklerde ise damarsal bunamanın (alkol ve sigara tüketimi kadınlara oranla fazla olduğundan) daha sık rastlanan çeşit olduğunu söyledi.

    Eğitim düzeyinin düşük olmasının hastalık riskini artırdığına dikkati çeken Karaman, şöyle konuştu:
    “Zihni meşgul eden uğraşılar, örneğin bulmaca çözmek, satranç oynamak veya kitap okumak, hastalığın görülme riskini azaltıyor. Genetik ve aile öyküsü önemlidir. Birinci derece yakınlarında Alzheimer hastalığı olanlarda risk 2-4 kat oranında fazlalaşmaktadır.Östrojen alan kadınlarda risk, almayanlara göre yarı yarıya az. Buradan yola çıkarak özellikle menopoza giren kadınların mutlaka doktor kontrolünde östrojen alması gerekmektedir. Bazı ilaçlar (romatizmal ilaçlar gibi) riski azaltır.”

    “GENELLİKLE 40 YAŞINDAN SONRA BAŞLIYOR”


    Doç. Dr. Handan Işın Özışık Karaman, gelişmiş ülkelerde en sık rastlanan ölüm nedenleri arasında hastalığın 4. sırada yer aldığını söyledi.

    Hastalığın genellikle 40 yaş ve üzerinde başladığını, yaş ilerledikçe arttığını ifade eden Doç. Dr. Karaman, hastalığın başlangıcının sinsi olduğunu, hastanın, hastalığının etkisiyle davranışlarının farkında olmadığını belirtti.

    Karaman, insanların ameliyat, enfeksiyon veya çok yakın birisini kaybetmekten dolayı bu hastalığa yakalanabileceğini, hastalığın küçük unutkanlıklarla başladığını kaydetti.

    Özellikle ileri yaşlarda unutkanlığın mutlaka değerlendirmesi gerektiğini belirten Karaman, gençlerde görülen unutkanlığın temelinde sıklıkla modern yaşam tarzının getirdiği ruhsal sıkıntılar ve hastalıkların (depresyon, anksiyete, uyum bozukluğu gibi) yattığını bildirdi.

    BELİRTİLER


    Karaman, bir yaşlının daha önceden gittiği yerler ile evinin yolunu bulamaması gibi durumların bunamayla ilişkili bulgular olabileceğini söyledi.

    Bu dönemde hastaların içlerine kapanabileceğini ifade eden Karaman, isteksiz, şevksiz görülebildiklerini, ayrıca birtakım psikiyatrik bulguların da ortaya çıkabileceğini kaydetti.

    Her ne kadar hastalıkta birçok bulgu olsa da en önemli bulgunun giderek artan unutkanlık olduğuna işaret eden Karaman, bu durumlarda hastanın mutlaka nöroloji uzmanına gösterilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
    - sonkartal, in 6 years
  • Ayrıldığınız sevgilinizi unutmanın yolları


    Hayatı onsuz düşünemiyordunuz, o sizin diğer yarınız gibiydi, her haftasonunu onunla birlikte geçiriyordunuz, beraber çay içiyor, alışverişe gidiyor belki de birlikte uyuyordunuz.. Ama uyanma vakti geldi artık!




    Hayatı onsuz düşünemiyordunuz, o sizin diğer yarınız gibiydi, her haftasonunu onunla birlikte geçiriyordunuz, beraber çay içiyor, alışverişe gidiyor belki de birlikte uyuyordunuz.. Ama uyanma vakti geldi artık! Çünkü o artık hayatınızda değil, siz ayrıldınız! Bu haber tabii ki de sevgilisinden veya eşinden yeni ayrılmış olan herkese..

    14 Şubat Sevgililer Günü yaklaşıyor. Bu özel güne sevgilisiyle ya da eşiyle girecek kişiler olduğu kadar sevdiği insandan ayrılmış bir biçimde girecek kişilerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla olabilir. Peki onu unutmak kolay olacak mı? Elbette ki olmayacaktır ama acısını biraz da olsun hafifletmek için elinizden gelen hileleri yapabilirsiniz. Ayrılık hüznünden kurtulmanın en iyi yolu sosyalleşmek, en uygun gün ise Cumartesi! İyisi mi siz bu Cumartesi, ayrılık bunalımından bu yollar sayesinde kurtulmaya çalışın! Bir de sakın onun telefon numarasını silmeyi unutmayın!

    Klinik Psikolog Sinem Demir; duygusal ilişkilerde ayrılık meselesini farklı yönleriyle değerlendirdi...

    * Duygusal bir ilişkinin bitmesi; bir kişi ile duygusal paylaşımın bitmesinin ötesinde, bir yaşam biçiminin kesintiye uğraması anlamına gelebilir: Birlikte yapılan sosyal faaliyetlerin, geleceğe yönelik hayallerin, ortak arkadaşlarla görüşmenin de kesilmesi gibi...

    * Biten bir ilişkinin ardından, kişinin kendisini sosyal olarak konumlandırma biçimi de değişebilir; örneğin ‘evliliğe doğru giden’ bir ilişkinin bitmesinin ardından, sosyal konum yeniden ‘bekâr’ olarak değişir. Evlenmeyle ilişkili olumlu beklentileri olan bir kişi için ayrılık, bu açıdan da zorlayıcı olabilir. Boşanma yoluyla bekârlığa dönmek ise; sosyal çevrenin de etkisiyle, alışma sürecinin daha sancılı geçmesine yol açabilir.

    * İlişkinin hayatın hangi döneminde bittiği de, ilişki sonrası dönemde yaşanan streste belirleyici olabilir. Bir ergen, kimlik duygusunun gelişmesi için ailesine duygusal mesafe koyarken; hem arkadaşlarına, hem de romantik duygular hissettiği kişiye yönelir. Bu kişi; takip altında tuttuğu, bir bakışını bile saatlerce yorumlayabildiği, bu şekilde ilk romantik duygularının geliştiği ‘birisi’ olur... Ayrılık yaşayan bir ergen, ani ‘yıkılmalar’ ile çabuk ‘toparlanmalar’ gibi iki uç durumda gidip gelebilir.


    www.haberturk.com
    - sonkartal, in 6 years
  • Mutluluğun anahtarı ilk aşkı unutmakta saklı

    İngiliz bilim insanları tarafından yapılan bir araştırma birçok insanın tüm hayatını etkileyen ilk aşkını unutması gerektiğini ortaya koydu.


    Essex Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre ilk aşklarını unutamayan kişiler hayatlarındaki özel kişiyi eski ilişkisiyle kıyaslamaktan vazgeçemiyor. Uzmanlar yaşadıkları ilişkiyi önceki birliktelikleriyle karşılaştırmayan insanların uzun soluklu, sağlıklı bir ilişki yürütebildiklerini söyledi.

    Araştırmanın başkanı olan Doktor Malcolm Brynin, "İnsanlar gençlik dönemlerinde yaşadıkları ilk aşkın heyecanını yeniden tatmak istiyor. Bu gerçekçi değil. Eğer ilk aşkınızın etkisinden kurtulmayı başarırsanız, mutlu olmamak için hiçbir nedeniniz kalmaz" dedi.


    www.aktuelpsikoloji.com 20.01.2009
    - sonkartal, in 6 years
  • POZİTİF PSİKOLOJİ

    Son yıllarda psikologların dikkati insanların sorunlarına değil, onları mutlu eden şeylere, olumlu düşünme biçimlerine, hoşgörü ve neşeye yönelmiştir. Bir araştırmaya göre, geçtiğimiz 30 yılın psikoloji literatüründe “depresyon” kelimesi içeren yaklaşık 55 bin, “anksiyete” kavramını içeren yaklaşık 42 bin konu bulunmuş buna karşılık “neşe” kelimesi özetlerde sadece 415 kere geçmiş.

    Depresyonun bir belirtisi olarak düşünülen olumsuz düşünme biçimi hastalığın kendisi olarak yorumlanmaktadır artık. Bu da demektir ki, düşünce biçimindeki benliği zedeleyici, hayatı karamsarlaştırıcı yapı depresyonun kendisidir.

    Pozitif psikolojinin önderlerinden Macar Mihaly Csikszentimihaly savaş durumlarında yıkılmış ve yok olmuş ortamlarda bile güçlü kalabilenlerin, trajediyi göğüsleyenlerin, bunu nasıl yapabildiklerine dikkatini yöneltmiş ve pozitif psikolojiyi hayatımıza sokmamız için bazı yollar önermiştir: Çalışırken ıslık çalın, pembe gözlükler takın, gülüp geçin, veren el olun, kendinizi kontrol etmeye odaklanın gibi sloganlarla zorluklar ve umutsuzluklar karşısında yılmamanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Bir çoğumuza bu sloganlar yapay ve uygulanamaz gelebilir ancak bir şeyi denemeden o şeyle ilgili olumsuz eleştiri yapmak ta karamsarlığın önemli göstergelerindendir.

    Zihnimizi olumsuz şeylerden uzaklaştırmak ta yeterli değil aynı zamanda dikkati olumlu bir şeye yöneltmek gerekiyor. İyimserler başarısızlıkları felakete dönüştürmediklerinden diğerlerine göre duygusal ve fiziksel stresten daha çabuk kurtulup eski hallerine dönebiliyorlar.
    Hacı yatmaz misali her sorun bizi biraz yere serer ancak yerde fazla kalmadan ayağa kalkabilmektir iyimserlik.

    Olumlu düşünmenin yanı sıra gülmenin de sağlıklı bir mekanizma olduğu bulgulanmış. Bunun yanı sıra ilişkilerde “veren el” olmanın insanın kendisini iyi hissetmesine yol açtığını ayrıca başkalarının iyi işler yaptığına tanık olanların da bundan olumlu bir şekilde etkilendiği öne sürülmekte. Diğer önemli bir öneri de hayatınızın kontrolünü olabildiğince ele geçirmek yapamadıklarınızla hayıflanmaktansa yapabildiklerinizle övünmek şeklinde. Hayatınızın kontrolünü ele geçirmek demek diğerlerinin tepkilerini kontrol etmeye çalışmaktansa olaylara yüklediğiniz anlamları ve düşünce biçimlerinizi kontrol etmek demek. Hem daha az enerji hem daha tanıdığınız biri!

    Günümüz insanı yapılacak işler listesindeki maddelerle boğuşur durur, hedefine varınca mutlu olacağını düşünür ancak hedefi için çizdiği yolun kalitesini önemsemez, hep bir şeylerin peşinde koşarken kimi zaman ne için koştuğunu unutur, yatağa girdiğinde tükenmiştir, sabah ta önündeki günden korkarak uyanır. Bu döngü içinde bilinen ve yapılması gereken güzel şeyler ertelenir, yapılmaz, unutulur. Sonra da “beni bu hale kim getirdi” der. Bu kişilerin pozitif psikoloji ile ilgilenmelerini öneririm.
    - sonkartal, in 6 years
  • Tüm Yönleriyle Klinik Psikoloji

    Klinik psikologlar ne yapar? Klinik psikoloji nedir? Klinik psikolojide kariyer ve Klinik psikologlar nerede çalışır? ...vb sorunların yanıtı...


    Klinik psikoloji nedir?


    Klinik psikoloji alanı, rahatsızlığı, ruhsal yetersizliği, uyumsuzluğu anlamak, tahmin etmek ve hafifletmek – aynı zamanda insan adaptasyonunu, ruhsal dengeyi ve kişisel gelişimi ilerletmek – için bilimi teoriyi ve uygulamayı bütünler. Klinik psikoloji, yaşam süresi boyunca değişen kültürlerde ve tüm sosyoekonomik seviyelerde insan fonksiyonunun zihinsel, duygusal, biyolojik, psikolojik, sosyal ve davranışsal yönleri üzerine odaklanır.


    Klinik psikologlar ne yapar?

    Klinik psikolog, psikolojik bilimi, profesyonel psikoloji uygulaması ve insani mutluluğu ilerletmek için bilimsel ve profesyonel bilgi ve becerileri meydana getirmek ve bütünlemek için okumuş ve eğitilmiştir. Klinik psikologlar, bireyler, aileler, gruplar ve kurumların psikolojik sağlığını ilerleten araştırma, eğitim ve süpervizyon, program geliştirme ve değerlendirme, danışma, kamu siyaseti, profesyonel uygulama ve diğer faaliyetler ile ilgilenirler. Onların işleri, uyumdaki küçük problemlere erken müdahale ve onu engellemeden, hastaneye yatırılması gereken rahatsızlığı olan bireylerin uyumsuzluğunu tedavi etmeye kadar sıralanabilir.

    Klinik psikoloji uygulayan doktorlar, gruplarla (aileler, benzer psikopatoloji hastaları ve kurumlar) ve bütün gelişimsel seviyedeki bireylerle (bebekten yaşlı yetişkinlere kadar) direk olarak çalışırlar. Onlar bunları yaparken hem ruh sağlığını iyileştirmek hem de rahatsızlığı, uyumsuzluğu hafifletmek için geniş çapta değerlendirme ve müdahale yöntemleri kullanırlar.

    Araştırmacılar, klinik psikolojinin teorisini ve uygulamasını inceliyorlar ve onların dergileri ile klinik psikolojinin deneysel temelini belgeliyorlar. Danışmanlar, öğretmenler ve klinik süpervizyon verenler, klinik psikoloji bilim temelini; öğrenciler, diğer profesyoneller ve profesyonel olmayanlar ile paylaşırlar. Klinik psikologlar ayrıca program geliştirmeye katılırlar, klinik psikoloji hizmeti dağıtım sistemini değerlendirirler ve klinik psikoloji alanıyla


    Klinik psikolojide kariyer

    Klinik psikologlar nerede çalışır?

    Amerikada klinik psikologlar bireysel uygulama, ruh sağlığı hizmet birimleri, sigortaya bağlı sağlık bakım kurumları, hastaneler, okullar, üniversiteler, endüstriler, yasal ve tibbi sistemler, danışmanlık merkezleri, askeri kuvvetleri, hükümet acentaları, dahil çeşitli konumlarda çalışırlar.


    Klinik psikolojiyi uygulamak için ön koşullar

    Klinik Psikoloji programından kazanılmış doktora, klinik psikoloji hizmetlerini uygulamak için minimum standart olarak gereklidir. Klinik psikoloji eğitimine has olan; kişilik ve psikopatoloji alanlarında önemli derecede okumaktır. Sonuç olarak; klinik psikologlar insanların yaşam süresi boyunca normal ve anormal uyumluluğu ve uyumsuzluğu hakkında kapsamlı bir anlayışa sahip oluyorlar.

    Amerikan Psikoloji Derneği (American Psychological Association) klinik psikoloji doktora programları için standartlar koyuyor ve bu standartları karşılayan programları akreditasyon süreci ile onaylıyor. Bütün Amerikan eyaletlerinde klinik psikolog olarak çalışmaya devam edebilmek için her bir ya da iki yılda bir (eyalete göre) yeteneklerinin ve bilgilerinin güncel olduğunun gösterilmesi gereklidir.


    www.aktuelpsikoloji.com
    - sonkartal, in 6 years
  • HİPOKONDRİYAZİS NEDİR?

    Kişinin vücut semptomlarını yanlış yorumlamasına bağlı olarak ciddi bir hastalığı olacağı korkusunu ya da ciddi bir hastalığı olduğu düşüncesini taşıyıp durmasıdır




    Kişinin vücut semptomlarını yanlış yorumlamasına bağlı olarak ciddi bir hastalığı olacağı korkusunu ya da ciddi bir hastalığı olduğu düşüncesini taşıyıp durmasıdır. Yeterli tıbbi değerlendirme yapılmasına ve güvence verilmesine karşın bu düşünceler sürüp gitmektedir. Vücudun normal çalışmasına ait bir takım belirtilere, anormal gözü ile bakılmakta ve yanlış anlamlar yüklenip, hastalık belirtisi olarak düşünülmektedir. Örnek olarak kalp atışları, terleme, öksürme, esneme, kabızlık gibi durumlar ciddi bir hastalığın (kanser, kalp krizi, ağır bir nörolojik hastalık gibi ) işaretleri olarak kabul edilmektedir. Ayni anda bir çok organa ait kuşku olabilirken, sadece bir organ veya hastalığa ait kuşku da bulunabilir.

    Hipokondriyaziste kişinin düşünce içerikleri hastalık kuşkuları ve kaygıları ve hastalık tanıları ile doludur. Bedenlerinin çeşitli yerlerine bir bozukluk, bir ağrı olup olmadığını anlamak için dokunabilirler, bastırabilirler. Ellerini göğüse, kalp bölgesine tutabilirler. Nabız yoklayabilirler. Bedenin çeşitli bölgelerindeki bir ağrıya, duyuya aşırı dikkat vardır. Göğüste bir kas ağrısı hemen kalp hastalığı kuşkularını doğurabilir. Dışkısını, sidiğini yoklama görülebilir. Renk, koku değişiklerine anlam vermeye çalışabilirler. Bir gaz sancısı bağırsaklarda ciddi bir hastalığın işareti olabilir. Hipokondriyaziste sürekli hastalık düşünüldüğünden bu durum kişinin başka konularla ilgilenmesini engelleyebilir, dolayısıyla da ilişkilerini kısıtlayabilir, kişinin sürekli bir kaygı ve bunaltı yaşamasına neden olabilir.

    Hipokondriyazta kişinin tıbbi yayınları ve ilaçları yakından takip etmesi çok rastlanılan bir durumdur. Çoğu zaman bu durum kişinin hastalıklar konusunda doktorla yarışmasına, psikiyatriste sevk edildiklerinde kendilerinde vücutsal bir hastalık olduğunda ısrar etmelerine neden olur. Bunu kanıtlamak için sayısız doktoru dolaşıp gereksiz masraflara girmeleri çok yaygındır. Gerçek bir kalp, kanser, mide hastası genel olarak hastalığını düşündüğü kadar başka konuları da düşünür. Ayrıca hekimin verdiği güvenceler kendisini rahatlatır ve bunlara inanır. Oysa ki hipokondriyak hasta çok kısa bir süre inanıyor gibi görünse bile az bir zaman sonra tekrar doktor doktor dolaşmaya başlayabilir.

    Hipokondriyaziste depresyon çok görülen bir durumdur, bu da kişide çabuk yorulmaya, uyku bozukluğuna, istek azalmasına ve bunun gibi şeylere yol açabilir. Bu da kişide hasta olduğu inancını arttırıp daha fazla yatakta yatmasına, kendisini ağır işe sokmamaya çalışmasına, dolayısıyla da hastalıkla ilgili daha çok düşünmesine neden olur. Kişi sık sık sevk almaya, check-up, tomografi, MR incelemeleri yaptırmaya başlar.
    Bütün bunlar da kişinin toplumsal ve mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.

    Hipokondriyak belirtiler, depresyon, şizofreni ve anksiyete bozukluklarında da sık görülür. Depresyonda özellikle yaş dönümü depresyonlarında kişilerin sıklıkla bedenlerini fazla dinledikleri görülmektedir. Fakat dikkatli muayene ile hastadaki uyku bozukluğu, karamsarlık, isteksizlik, iştahsızlık, zevk alamama gibi belirtilerle depresyon tanısı konur. Anksiyete bozuklarında zaman zaman somatik şikayetler olabilir, fakat klinik tabloya bunaltı ve panik durumları hakimdir. Kişide bedensel bir hastalıkla aşırı derecede uğraşma durumu yoktur.

    İyi incelendiği takdirde bedensel uğraşlar başlamadan önce oldukça uzun süren sıkıntılı bir dönemin olduğu görülür. Örneğin ağır iş koşulları gibi, ekonomik sorunlar, geniş bir ailenin yükünü uzun bir süre yüklenmiş olma gibi. Aile içindeki sorunlar ya da diğer sorunlar nedeniyle hastanın uykusu bozulur, büyük sıkıntılar duyar, bir süre sonra da artık kendi bedenini düşünmeye başlar.

    Hipokondriyazisin oluşmasında ve sürmesinde doktor yaklaşımlarının etkisi de büyüktür. Bazen muayene sonrasında hastasına yanlış bir şey söyleyen, kuşku aşılayan hekim yatkın kişilerde hipokondriyazisin gelişmesine neden olabilir.Hekimlerin sık sık değişik muayeneler yapması, çok değişik ilaçlar denemesi sorunu pekiştirir. Örneğin daha çok kalbinden yakınan bir hastaya kalbi destekliyor, düzenliyor gibi reklamları yapılan bir takım damlalar ya da haplar verilmesi kalp hastalığı endişesini artırır. Genel olarak bir ruh sağlığa uzmanına muayene için gelen kişi çoğu kez yıllardan beri hastalığı bir yaşam biçimi durumuna sokmuştur. Toplum ve aile içinde bu hastalar evham hastaları olarak da tanınır. Ve kendilerine hiçbir hastalıkları olmadıkları tekrar tekrar söylenir. Bu sözlerin etkisi olmayınca aile ve çevredekiler hastadan bıkabilirler. Bu da sorunun artmasında ve sürmesinde etkili olur.

    Bu bozukluğun sıklığı ve yaygınlığı ile ilgili bilgiler net değildir. Erkeklerde ve kadınlarda eşit yaygınlıkta görülmekte, belirtiler en sık 20-30 yaşlarında başlamaktadır. (fakat herhangi bir yaş döneminde de görülebilir.) Toplumsal konum, eğitim düzeyi ve medeni durumdan etkilenmediği düşünülse de, gelişmekte olan ülkelerde daha yaygın olarak görüldüğü düşünülmektedir. ABD’de değişik sağlık kuruluşlarına başvuran hastalar arasında sıklığı % 4-14 arasında değişmektedir. Hastaneye başvuranların % 4-6 sında belirlenmiştir.
    Hipokondriyaziste psikiyatrik tedaviye direnç vardır. Öncelikle kişinin psikiyatrist/psikoloğuyla çok iyi bir ittifak kurması gerekmektedir. Doktor doktor dolaşmaması, bir iş ya da bulması, dikkatini günlük yaşam sorunlarına yöneltmesi konusunda fikir birliğine varılması gerekmektedir. Kişinin sosyoekonomik durumunun iyi olması, tedaviye yanıt veren anksiyete ya da depresyonunun bulunması, semptomlarının birden başlaması, herhangi bir kişilik bozukluğunun bulunmaması ve hastanın semptomlarıyla ilişkili psikiyatrik olmayan tıbbi bir durumun bulunmaması düzelmenin daha çabuk olacağına dair olumlu işaretlerdir. Sonuç olarak uygun bir tedavi ile hastaların üçte biri ile yarısında önemli ölçüde düzelmenin gerçekleştirdiği tahmin edilmektedir.



    www.aktuelpsikoloji.com 29.01.2009
    - sonkartal, in 6 years
  • Çocuklarınızı Sırdaş Olarak Seçmeyin


    Psikolog Özge Türk, 'Çocuğunuzu sırdaş olarak seçmeyin. Çocuklar bu yükü kaldıramaz.' dedi...





    İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün okullarda yaptığı araştırma, 37 bin 34 öğrencinin anne ve babasının boşanmış olduğunu ve bu çocukların ciddi sorunlar yaşadığını gözler önüne serdi. Psikolog Özge Türk, “Çocuğunuzu sırdaş olarak seçmeyin. Çocuklar bu yükü kaldıramaz.” dedi...

    Milli Eğitim Müdürlüğü’nün okullarda yaptığı araştırma boşanmış ailelerin çocuklarındaki sorunları gözler önüne serdi. Araştırmaya göre çocukların yüzde 85`i uykusuzluk, sürekli hayal kurma ve davranış bozukluğu gibi sorunlar yaşıyor. Boşanmanın toplumun temellerini sarsacak bir olgu olduğuna dikkat çeken Alman Hastanesi’nden Uzman Psikolog Özge Türk, çiftlerin boşanmaya karar verdiğini andan itibaren çocuğu düşünerek davranmaları gerektiğini belirtti.

    ÇOCUĞA HER ŞEY ANLATILMAMALI


    Özge Türk, “Ebeveynler, kendilerini hazır hissettiklerinde çocuklarına boşanmak istediklerini bildirmeleri gerekiyor. Anne ve baba çocukla ortak bir dille ve sakince konuşabilmeli. Çocuk ile konuşurken anne ve babanın çift olarak aralarında neler yaşandığı anlatılmamalı. Bu, yetişkinin hikayesidir ve çocuğu ilgilendirmez. Çocuk için önemli olan her bir ebeveyni ile olan ilişkisidir” diye konuştu.

    BİRBİRİNİZİ SUÇLAMAYIN


    Ebeveynlerin bu dönemde yaptıkları büyük hatanın çocuğun diğer ebeveynden döndüğünde onu sorgulamak ve kimin daha iyi ebeveyn olduğunun sormak olduğunu kaydeden Türk, “Çocuk vakit geçirdiği ebeveyni ile ne yaşadığını anlatıp anlatmamakta serbesttir. Ergenliğe kadar çocuğun ebeveynleriyle yaşadıklarında çelişkiler olabilir. Bu durumda onu dinlemek ve sakin olmak gerekir” dedi. Türk, çocuğun bazen ebeveynler arasındaki anlaşmayı sabote de edebileceğini söyledi.

    NİTELİKLİ İLETİŞİM KURUN


    Çocuğun istediği zaman ebeveynine ulaşabilmesinin önemli olduğunu aktaran Türk, “Çocuğun güvenebileceği anne ve baba imajının korunması önemli. Anne-baba aralarında nitelikli iletişim kurmalı, çocuğun aktivitelerinden haberdar olmalı” dedi.

    UZMAN DESTEĞİ ALIN


    Bazen sorunların işin içinden çıkılmaz hale gelebileceğini belirten Türk, bu durumda bir uzmandan destek almanın önemli olduğunu ifade etti. Türk, “Böylelikle karşılıklı olarak sorunlar çözülebilir” dedi.

    GÜVENiNi SARSMAYIN


    Çocukların anne ve babalarını mercek altına aldıklarını söyleyen Özge Türk, “Ebeveynler sorunlarını çocukların duyabilecekleri yerde tartışmamalı” dedi. Ebeveynlerin kontrollü davranması gerektiğini aktaran Türk, çocuğun hem annesinin hem babasının evinde odasının bulunmasının güven duygusunu sağlayacağını belirtti.

    KENDİLERİNİ SUÇLARLAR


    Çocukların bu dönemde anne ve babasının ayrılmasından kendilerini suçlayabileceğine dikkat çeken Türk, “Böyle durumlarda onun suçluluk duygusunu azaltmak için onun arzu edilen bir çocuk olduğunu söylemek gerekir. Aynı çatı altında yaşamasalar bile anne ve babanın her zaman “anne” ve “baba” olacağının çocuğa iletilmesi gerekir” ifadesini kullandı.

    İÇİNİZİ BAŞKASINA DÖKÜN


    Çocuğun sırdaş olarak seçilmesinin çok yanlış olduğunu kaydeden Türk, “Kendinizi kötü hissettiğinizde ve içinizi birine dökmek istediğinizde çocuğunuz sırdaş olarak seçmeyin. Bir çocuk için anne ve babası aranızda yaşananları bilmek tahammül edilemez bir olaydır. Çoğu zaman çocuk bu yükü taşıyamaz” diye konuştu.
    - sonkartal, in 6 years
  • Yukarıdaki haberde ebeveynler ilgilendiren çok önemli tavsiyeler var.

    Özellikle anne babaların haberi okumasını tavsiye ediyorum. :wink:
    - sonkartal, in 6 years
  • Esrar Kullanımı Yüzde 7'ye Çıktı


    Psikiyatr Prof. Dr. Arif Verimli, araştırmalara göre Türkiye’de gençler arasında esrar kullanımının yüzde 7’ye çıktığını ve bu oranın da giderek arttığına dikkat çekti.




    Psikiyatr Prof. Dr. Arif Verimli, araştırmalara göre Türkiye’de gençler arasında esrar kullanımının yüzde 7’ye çıktığını ve bu oranın da giderek arttığına dikkat çekti. Verimli, uyuşturucu kullanımını “sosyal felaket” olarak nitelendirerek mücadelede anne babalara önemli görevler düştüğünü söyledi.

    İstanbul Aydın Üniversitesi’nin Florya’daki yerleşkesinde önceki gün düzenlenen “Beyinler Uyuşmasın”[/b][/color][/size]
    konferansında uyuşturucu maddeler ve zararları ele alındı. Prof. Dr. Arif Verimli, 18 ilde yaptıkları bir araştırmanın sonuçlarını anımsatarak “İstanbul, Diyarbakır, Antalya, Muğla gibi illerde yaptığımız araştırmaya göre madde kullanımının yüksek olduğunu gözlemledik. Açıklamamızın ardından Antalya Emniyet Müdürlüğü araştırmayı yalanladı ve ‘Başarılıyız’ dedi. Mücadalede birileri kendi başarı ve başarısızlığı gibi görmemeli, mücadele hep birlikte olmalı”
    diye konuştu.

    Verimli, bir başka araştırmanın sonuçlarında da lise 2. sınıf gençleri arasında esrar kullanımının giderek arttığı sonucunun çıktığını belirterek “1991’de esrar kullanımı yüzde 0.8’ken 1995’te yüzde 4’e çıkmış, günümüzde de bunun yüzde 7 olduğu tahmin ediliyor. Esrar alınmadığı takdirde kişide kriz yaratmadığı için bazı çevreler bunun bağımlılık yapmadığının propagandasını yapıyor, bu yanlış”
    dedi.
    - sonkartal, in 7 years
  • Uçak Fobisinin en yaygın nedeni?





    Sabah Gazetesinden Esra TÜZÜN Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya ile Uçak fobisi hakkında merak edilenleri ve olası çözüm yollarını konuştu. İşte Röportajın ayrıntıları...



    Uçaktan korkanlar hayali 'felaket senaryoları' yazar

    Fobileri; 'gerçekte olmayan felaket senaryoları yazmak' olarak tanımlayan Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya: Uçaktan korkanlar da hayallerindeki felaket endişesini ellerinde olmadan körükler!..

    Gerçekten ciddi bir düşme tehlikesi yaşayan herkesin Tanrı'ya sığınma eğilimi göstermesi son derece normaldir. Ölüm korkusu içine düşen ateistler bile düşme korkusu ile 'Ya Tanrı varsa?' diye çark edebilir!

    Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya, uçuş fobisi yaşayanların 'hayali felaket senaryoları' yazdığına dikkat çekerek; uçuş korkusuyla ilgili okurlardan gelen soruları yanıtladı:

    * Herkes uçuş korkusu yaşar mı? Uçak sallansa bile uçmaktan çok hoşlanan insanlar var; onlarda neden hiç korku oluşmaz? 'Ben türbülans seviyorum' demek insanın çok korkusuz olduğunu mu gösterir?

    Herkeste uçuş fobisi olmaz. Aslında fiziksel ya da psikolojik kökenli bütün hastalıklarda riskli gruba girenler sorun yaşar. Anksiyeteli ve fobiye yatkın kişilik özelliklerindeki şahıslar riskli gruptadır. Nasıl ki yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, ailede kalp hastalığı varlığı kişiyi kalp hastalıkları açısından riskli kılarsa; anksiyete ve fobiye yatkın kişilikler de uçuş fobisinin potansiyel adaylarıdır. Bazı insanlarda korku vardır, fakat bilinç düzeyine çıkmamıştır. Adrenalin sporunu yapanların birçoğu, bilinçdışı korkularının üzerine gitmektedir. 'Ben türbülansı seviyorum' diyenlerin korkusuz olduğunu sanmıyorum. Korktukları şeyin üzerine giderek, onu küçümseyerek, onu zevkli hale getirerek onunla başa çıkıyorlar. Bu bilinçdışı işleyen bir süreçtir.

    TANRIYA SIĞINABİLİRLER

    * Yazar Erica Jong, "Türbülansta sarsılan uçakta ateist kalmaz" demiş. Gerçekten herkes uçakta ölüm korkusu hisseder mi, yoksa neden dua edilir?

    Aslında türbülans bir tehlike değildir. Karayolundaki kasis ve çukurlar gibidir... Havacılar asla bundan korkmazlar. Onlar için sıradan bir durumdur. Yolcular ise bu konuda bilgisiz olduklarından korkarlar. Hava yollarının bu konularda aydınlatıcı broşürler bastırıp, vatandaşa dağıtması iyi olabilir. Uçakta ciddi bir tehlike yaşadığı algısına kapılan ya da gerçekten ciddi bir düşme tehlikesi yaşayan herkesin, Tanrı'ya sığınması çok doğaldır. Tanrı'ya inanmayan bir ateist de son anda 'Ya gerçekten Tanrı varsa!' diye düşünüp çark edebilir. Bunlar insanlık halleridir. Uçakta herkes ölüm korkusu yaşamaz! Fobiklerin bazıları bile sadece 'Uçakta hastalanırsam yardım alamam' diye uçağa binmez. Sadece 'Uçak düşecek ve kurtulamayacağım' endişesi taşıyanlarda ölüm korkusu şiddetlidir.

    Uçuş korkusu kadınlarda mı daha fazla görülüyor, erkeklerde mi?

    Anksiyete bozuklukları, panik atak,obsesif kompulsif bozukluk ve genel anksiyete bozukluğu kadınlarda daha sık görülür. Uçuş fobisi de bir anksiyete bozukluğu grubu içerisinde değerlendirilir. Bu nedenle kadınlarda uçuş fobisi daha sık görülmektedir. Ancak iş dünyasında erkeklerin daha sık uçuş yapma zorunluğu olduğundan uçuş fobisi bazı erkekler için de sorun teşkil etmektedir.

    * Hipnoz işe yarıyor mu?

    Uçuş fobisi olanların çoğu, aşırı mükemmeliyetçi, kontrollü insanlardır. Uçakta da kontrol kendilerinde olmadığı için binmek istemezler. Bu yüzden kolay hipnotize olmazlar, dirençlidirler. Ancak bir kısmında hipnoz; yardımcı unsur olarak kullanılabilir.

    * Bu korkuyu yenmek için mesela THY'nin simülasyon eğitimine katılmak işe yarar mı?

    Tek başına simülasyon çok çok az insanda sorunu çözer. Biz yaptığımız programda; önce kaygı, fobi tanımı, eğitim ve başa çıkma eğitimleri veriyoruz. Sonra THY uçak mühendisi uzmanlar uçak ve uçuş hakkında detaylı teknik bilgiler veriyorlar. Hastaları bu aşamada simülasyona alıyoruz. Bu yöntemin daha başarılı sonuçlar verdiğini gördük.

    GEÇİCİ FOBİKLERE İLAÇ

    * Sakinleştirici işe yarar mı?

    Aşırı fobisi olmayanların birçoğu; uçağa binmeden önce, yeşil reçeteye tabi ilaçları ya da alkol alıyorlar. Tam fobikler zaten tedavi olana kadar uçağa binmiyorlar, havaalanına gitmiyorlar, uçaklara bakmıyorlar... Panik atağa bağlı gelişen 'geçici uçuş fobisi' ise panik atak tedavi edilirken zayıflıyor. Bu tip hastalara uçmaları gereken acil bir durumda sakinleştirici verildiğinde ise işe yarıyor. Bu tip insanlar 'lazım olursa kullanırım' diye zaman içinde yanına ilaç alıp uçuyor...

    * Kazanın ardından kazazedelerin yakınları, hatta kazazedeler nasıl uçağa tekrar binebiliyor? Uçak kazası geçirenlerde uçuş fobisi oluşmaz mı?

    Kazalar ve yaşamı tehdit eden olaylarda korku duygusunu yaşamamız çok insani ve doğaldır. Kişi fobiye yatkınsa; başından böyle bir kaza geçmişse fobi geliştirebilir ve uçamaz. Fobi; gerçekte olmayan ve hayatı tehdit etmeyecek şeylere olumsuz anlamlar, korkular, felaketler yükleme olayıdır. Yani hayali felaket senaryoları yazma durumudur. Fakat bu kişinin elinde ve iradesinde olan bir durum değildir. Bu yüzden kişileri kınamamak gerekir. Uçuş fobisi normal dışı ama tedaviyle düzelebilen bir bozukluktur.

    * Uçaktan korkanların kendilerine zarar vermemek için rüzgarlı havalarda akşam saatleri uçağa binmemeleri bir çözüm olabilir mi?

    Bu tür tedbirler korkuyu sürekli akılda tutar ve pekiştirir. Korkunun bir nedeni de yetersiz ve yanlış bilgiler ve önyargılardır. Bu konularda hava yollarının aydınlatıcı ilanlar, broşürler bastırması yararlı olur. Buna rağmen kişi rüzgarsız ve aydınlık saatlerde daha huzurluysa, tabii ki uçmak için bu zamanları tercih edebilir.

    Uçak kazalarından ölen insanların sayısı arı sokmalarında ölenlerden daha az!
    * Sigaranın ölüm riski, uçuştan dört bin kat fazla!
    * Karayolunda kaza olasılığı 266 kat daha fazla.
    * Uçuşta kaza oranı bir milyonda 1.82...
    * Bir insanın uçuş kazasında ölmesi için bir milyondan fazla uçuş yapması veya havada 1.25 milyar kilometre seyahat etmesi gerekir.


    www.aktuelpsikoloji.com 06.03.2009
    - sonkartal, 5 years ago
  • Şizofreni Okul yıllarında Fark Ediliyor




    Avusturyalı Prof. Dr. Walter Fleischhacker, dünyada her 100 kişiden birinin yakalanma ihtimali olan şizofreni hastalığının ilk fark edildiği yerin okul olduğunu söyledi.






    Avusturya'daki Inssbruck Üniversitesi Psikiyatri Bölüm Başkan Yardımcısı ve Biyolojik Psikiyatri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Walter Fleischhacker, dünyada her 100 kişiden birinin yakalanma ihtimali olan şizofreni hastalığının ilk fark edildiği yerin okul olduğunu söyledi.
    Belek beldesinde düzenlenen Şizofreni Akademisi toplantısına katılan Prof. Dr. Walter Fleischhacker, dünyada her 100 kişiden bir kişinin yakalanma ihtimali olan şizofreninin, erkeklerde 15 - 25, kadınlarda 25 - 35 yaş arasında ortaya çıktığını kaydetti. Şizofreni hastalığına yakalanmada genetik yatkınlığın yanı sıra kişinin maruz kaldığı stres faktörünün de etkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Fleischhacker, şizofreninin, hastalığa yakalanana olduğu kadar, ona bakan ailesi ile topluma da maddi ve manevi büyük bir yük getirdiğini belirtti.

    Hastanın, durumunun verdiği sıkıntı ve iş gücü kaybı yaşadığına işaret eden Fleischhacker, aile bireylerinin de hasta bireye çok zaman ayırdıkları için iş yaşamlarında verimsiz olma riski yaşadığını, bu hastaların tedavisi için kullanılan ilaçların ve yataklı tedavi kurumlarında yatmalarının masrafının da toplumun üzerine yük olduğunu ifade etti. Diğer pek çok hastalıkta olduğu gibi şizofreni hastalığında da erken teşhisin önemli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Walter Fleischhacker şunları söyledi:

    ''Bir kişinin şizofreniye yakalandığını genelde ilk fark eden sınıf arkadaşları oluyor. Örneğin, 'En iyi arkadaşımdı ama artık onu anlayamıyorum' diyorlar. Öğretmenler de aynı şekilde, mükemmel bir öğrenci olan çocuğun derslerinde başarısız olmaya, takip edildiği, birinin onu öldüreceği gibi tuhaf inançlara kapıldığını gözlüyor. Genel ilgi alanlarını, hobilerini ve insan ilişkilerini yitirdiğini fark ediyor. Kişisel bakımına eskisi kadar özen göstermediğini görebiliyor. Şizofreninin erken teşhisinde eğitim kurumlarına çok iş düşüyor. Bu nedenle dünyada birçok ülkede şizofreniyi önleme programları çerçevesinde okullara uzman gönderilerek okul psikologları ve öğretmenler eğitiliyor. Çağımızda maalesef anne ve babalar, çocuklarının eğitiminin sorumluluğunu öğretmenlerin üzerine yüklemeye başladı. Oysa aileler, çocuklarının öğretmenleri ve arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurarsa, onun hastalığa yakalandığını çok çabuk anlayabilir.''

    Prof. Dr. Fleischhacker, gençlik çağında hemen hemen her insanın davranışlarında değişiklikler olduğuna da dikkati çekerek, ''Davranışları değişen her gencin şizofreniye yakalandığını düşünmek yanlış olur. Gençteki değişikliğin iyi ve uzun süreli gözlemlenmesi bu açıdan çök önemli'' dedi.

    Fleischhacker, şizofrenide erken dönemde yeni nesil ilaçlarla tedaviye başlandığında hastalık belirtilerinin tamamen ortadan kalkmasında yüzde 40 oranında başarı elde edildiğini, hastaların yüzde 80'inde ise belirtilerin gerilediğini sözlerine ekledi.




    www.aktuelpsikoloji.com 03.03.2009
    - sonkartal, 5 years ago
  • Şizofrenlerde Farklı Çalışan Genler



    İngiliz bilim adamları, şizofrenlerin beyinlerinde, sağlıklı kişilerin beyinlerinden farklı çalışan 49 gen belirlediler.





    Imperial College London'dan bir grup bilim adamıyla, bir ilaç firmasından araştırmacılar, ölümlerinde beyinlerini bağışlayan şizofren hastası 28 kişinin beyin dokularını analiz ettiler.

    Yine ölümlerinde beyinlerini bağışlayan 23 sağlıklı kişinin de beyin dokularının incelenmesi sonucu, aradaki farklar belirlenmeye çalışıldı.

    Bilim adamları şizofrenli hastaların beyinlerinde farklı çalışan 49 gen belirlediler ve bu genlerden çoğunun hücrelerin birbirleriyle iletişim biçimini kontrol eden genler olduğunu belirtildi.

    Bu araştırmada, aynı ölçekte ABD'de yapılan bir araştırmanın örnekleriyle karşılaştırıldı.

    Bilim adamları, araştırma sonunda şizofrenlerde hücreler arasındaki hatalı iletişimin bu hastalığa yol açabileceğini belirttiler.

    Araştırma ekibinin başkanlığını yapan Jackie de Belleroche, "Şizofrenide neyin yanlış gittiğini görebilmeye çok yaklaştık." dedi.

    Jackie de Belleroche, şizofreniye iyi bir tedavi bulunmasının ilk adımının neler olup bittiğini, hangi genlerin devrede olduğunu ve ne yaptıklarının anlaşılmasına bağlı olduğunu vurguladı.

    Halüsinasyonlar, yanılsamalar ve hastalıklı düşüncelerle kendini gösteren şizofreni, erkeklerde kadınlara göre daha yaygın görülüyor ve her yüz kişiden birini etkiliyor.



    www.aktuelpsikoloji.com 03.03.2009
    - sonkartal, 5 years ago

Comment